YİTİRİLEN MANEVİ ZEVKLER
Dünyada tüketilip yok edilen en büyük zevklerden biri sevgidir
Sevgi insanın en derin ve en yoğun olarak hissedebildiği duygulardan biridir. Aynı zamanda da Allah'ın dünya hayatında insanlar için yarattığı en güzel, en büyük nimetlerdendir. İnsan, Allah'ın yarattığı maddi manevi tüm nimetlerden çok büyük zevk alır; güzel bir manzara, güzel bir ev, etkileyici bir müzik, estetik hazırlanmış bir sofra, bunların hepsi insan ruhunda büyük bir coşkuya neden olur. Ancak hiçbiri sevgiden alınan zevkin yerini tutmaz.
Sevgiyi gerçek anlamıyla yaşayabilmek için ise, belirli şartların oluşması gerekir. Öncelikle bir insanın sevgiyi yaşayabilmesi için, diğer kişilerdeki güzel özellikleri, incelikleri görüp fark edebilecek bir akla sahip olması gerekir. Kişinin aklı ve vicdanı ne kadar açıksa, sevebilme gücü de o derece yüksektir. İnsana bu üstün özellikleri kazandıran ise ancak iman ve Allah korkusudur. Dolayısıyla insan, imanı ve Allah korkusu ölçüsünde sevgi duyabilir, sevgiden bu oranda zevk alabilir.
Aynı şekilde bir insana gerçek anlamda sevgi duyulabilmesi için de, yine bu kişinin sevilebilecek özelliklere sahip olması gerekmektedir. Bunlar Allah korkusuna ve imana dayalı özelliklerdir. Bir insan Allah'a ne kadar derin iman ediyor, Allah'tan ne kadar korkuyorsa, bu insanda o kadar çok sevilecek özellik oluşur. Çünkü Allah'tan korkan bir insan güzel ahlaklı olur; merhamet, hoşgörü, güvenilirlik, cesaret, fedakarlık, akıl, vicdan duyarlılığı gibi özellikleri Allah korkusu ile gelişir. Tüm bunlar da iman gözüyle bakan insanların kalbinde doğal olarak sağlam ve derin bir sevgi oluşmasını sağlar. Bu şartlar biraraya gelmediğinde, yani sevginin temelleri Allah korkusu ve imana dayalı olmadığında ise, kişilerin gerçek sevgiyi yaşayabilmeleri mümkün olmaz.
Müminlerin başka insanlara karşı kalplerinde hissettikleri sevginin asıl kaynağı ise, Allah'a karşı duydukları sevgidir. Bir insana karşı duyulan kalpteki coşkuyu Allah'ın yarattığını, herşeyde Allah'ın tecelli ettiğini bilmek, insana sevgideki derinliği veren asıl sebeptir.
Cahiliye insanlarının ise sevgiye bakış açıları çok farklıdır. Sevgi anlayışları tamamen menfaat beklentisi üzerine kurulu olduğu için sevgiyi gerçek manasıyla hiçbir zaman yaşayamazlar. Kendilerine menfaat sunan, rahatlarını sağlayan, cahiliye kıstaslarına göre iyilik yapan insanları sevmeleri gerektiğine inanırlar. Ancak bu inançlarını, çürük temellere dayandırdıkları için, kalpten gelen samimi bir sevgiye dönüştüremezler. Çünkü en çok -daha doğrusu sadece- kendilerini severler. Kendilerinin çok değerli olduğuna inandıkları için, hep kendilerine güzellik sunulmasını, kendilerinin el üstünde tutulmalarını, ilgi ihtimam görmelerini isterler.
Tüm bunlar kendilerine sunulduğu sürece karşı tarafa bir çeşit sevgi duyarlar. Ancak bu sevgi çoğu zaman karşılarındaki insana zevk veren, onu mutlu edebilecek ve sevildiğini hissedebileceği bir sevgi değildir. Bu, suni olduğu ve menfaat karşılığında, hatır için gösterildiği anlaşılan bir nezaket gösterisinden ibarettir. Nitekim söz konusu kişiden elde edebilecekleri maddi veya manevi çıkar sona erdiğinde, bu sahte nezaket gösterisi de hemen sona erer.
Sevgileri sahte temellere dayalı olduğu için, gerçekten çok sevdiklerini iddia eden insanlar bile, sevgilerini samimi tavırlarıyla gösteremezler. Örneğin birbirlerine olan sevgilerini içten gelen samimi sözcüklerle ifade edemezler. Cahiliye toplumlarında genellikle bu amaçla kullanılması için kalıplaştırılmış sevgi kelimeleri, sevgi cümleleri vardır. Özel günlerde sevgi gösterisi olarak alınan hediyelerin üzerlerinde hep bu sözcükler yazar.
Oysa samimi sevgide insan her an sevdiği insana bu duygularını daha önce hiç kullanmadığı, birbirinden etkileyici, birbirinden şaşırtıcı sözlerle ifade edebilir. Her biri bir diğerinden, bir öncekinden farklı olur. Çünkü bu coşkuyu kalbinde en canlı şekilde her an yaşamaktadır.
Gerçekten seven insan, sevdiğini onore eder, yüceltir. Onu, dünyada ve ahirette zarar gelecek şeylerden sakındırır. Onun iyiliği, rahatı, güvenliği için samimi bir gayret sarf eder. Hepsinden önemlisi, sevgisi belirli şartlara bağlı değildir. Sevgisine karşılık gördüğü takdirde seven bir insan, gerçek anlamda sevgiyi bilmiyor demektir. Gerçek sevgide karşılık ancak Allah'tan beklenir. Asıl amaç Allah'ın rızasını kazanabilmektir.
Cahiliye toplumlarındaki yanlış kanılardan biri de, "zamanın sevgiyi yıpratan bir unsur olduğu"dur. Zamanla insanların birbirlerinden sıkılacaklarına, heyecanlarını yitireceklerine inanırlar. Gerçekten de cahiliye toplumlarında bazı beraberlikler çoğu zaman bu şekilde sonuçlanır. Bu düşünce bazı insanların yaşadıklarının "suni bir sevgi" olmasından, gerçek sevgiyi hiç tatmamış olmalarından kaynaklanmaktadır. Gerçek sevgide, tam tersine, zaman hep olumlu bir rol oynar. İnsanlar birbirlerinin güzel özelliklerine, şefkat, merhamet, cömertlik, ince düşünce, fedakarlık gibi özelliklerine her şahit olduklarında sevgileri katlanarak artar. Zaman içerisinde insanların kişiliklerinin gelişmesi, ahlaklarının güzelleşmesi, tavırlarının mükemmelleşmesi ile birlikte, birbirlerine karşı duydukları sevgi derinleşir. Gerçek sevgide asla bıkma ve sıkılma olmaz.
Ayrıca gerçek sevgide bir kişinin güzelliğini, maddi birikimini, itibarını yitirmesi kesinlikle önem taşımaz. Tek önemli olan kişinin ahlakı ve karakteridir. Ancak cahiliye insanlarının asıl ölçüleri maddi değerler olduğu için, bu çürük temeller üzerine kurulan birliktelikler, maddi kayıplarla birlikte hemen yıkılır.
Görüldüğü gibi, cahiliye insanları kalplerindeki inanç bozuklukları nedeniyle sevgisiz bir dünyada yaşamaktadırlar. İnsan ruhunun en çok zevk aldığı bir güzellikten, kendi bakış açılarındaki çarpıklık nedeniyle gereği gibi zevk alamamaktadırlar. Daha da önemlisi, dünya hayatında iken sevgiyi gerçek anlamda yaşamayan, sevmeyi sevilmeyi bilmeyen bu insanlar ahirette de sonsuza kadar bu nimetin zevkinden mahrum kalacaklarıdır. Çünkü cennet, Allah sevgisiyle dolu olan, sevmeyi çok iyi bilen, sevilmekten çok zevk alan insanların sonsuza dek yaşayacağı yerdir. Allah Kuran ayetlerinde, dünya hayatındaki güzel ahlaklarına karşılık sonsuz güzellik yurdu olan cennette müminleri müjdelediği nimetlerden birinin de "birbirlerine sevgiyle tutkun" eşler olduğunu bildirmiştir. Allah ayetlerde cennetteki ortamı şöyle tarif etmektedir:
'Özenle işlenmiş mücevher' tahtlar üzerindedirler.
Karşılıklı yaslanmışlardır.
Çevrelerinde ölümsüzlüğe ulaşmış gençler dönüp dolaşır;
Kaynağından (doldurulmuş) testiler, ibrikler ve kadehler,
Ki bundan ne başlarını bir ağrı tutar, ne de kendilerinden geçip akılları çelinir.
Arzulayıp-seçecekleri meyveler,
Canlarının çektiği kuş eti.
Ve iri gözlü huriler,
Sanki saklı inciler gibi;
Yaptıklarına bir karşılık olmak üzere (onlara sunulur);
Orada, ne 'saçma ve boş bir söz' işitirler, ne günaha sokma.
Yalnızca bir söz (işitirler:) "Selam, selam."
"Ashab-ı Yemin", ne (kutludur o) "Ashab-ı Yemin."
Yüklü dalları bükülmüş kiraz (ağaçları),
Üstüste dizili meyveleri sarkmış muz ağaçları,
Yayılıp-uzanmış gölgeler,
Durmaksızın akan su(lar);
Ve (daha) birçok meyveler arasında,
Kesilip-eksilmeyen ve yasaklanmayan (meyveler).
Yükseklere-kurulmuş döşekler (sedirler).
Gerçek şu ki, Biz onları yeni bir inşa (yaratma) ile inşa edip-yarattık.
Onları hep bakireler olarak kıldık,
Eşlerine sevgiyle tutkun (ve) hep yaşıt,
"Ashab-ı Yemin" olanlar için. (Vakıa Suresi, 15-38)
SAYIN ADNAN OKTAR’IN TEMPO TV’DEKİ CANLI RÖPORTAJI, 10 MART 2009
ADNAN OKTAR: İnsanların büyük bir bölümü ruhlarındaki sevgiyi öldürmüş durumdalar. Bir kere ölüyü, yani ruhlarındaki ölüyü diriltmeleri lazım; o sevgiyi açmaları lazım. Ama asıl konu, Allah aşkının insanı kaplamasıdır, Allah korkusunun insanı kaplamasıdır. Allah aşkına kavuşan insan dünyanın bütün güzelliklerine de kavuşur, ahiretin de bütün güzelliklerine kavuşur. Allah’ın rızasını kazandıktan sonra insan artık aklı Allah’ın aklına bağlanmış oluyor. Artık Allah yönetir o insanı, yani şeytanın kontrolünden çıkar o insan. Kalbini ve gönlünü tam Allah’a teslim eden, artık Allah’ın yönetimine tam geçmiş demektir. Böyle bir insan sürekli derinliği, mutluluğu ve güzelliği yaşar... Allah aşkıyla yaşanan sevgi, Allah aşkıyla olan yakınlık, helaliyle olan yakınlık hiçbir şekilde bıkkınlık meydana getirmez bilakis gittikçe artan derinlikte bir istek, sevgi ve muhabbet meydana getirir. Her seferinde daha artar, normalde klasik kadınlar bilirler onların balayıları vardır, çok kısa sürer, ondan sonra erkek ondan tiksinir ve soğur. Ama müminde de bilakis o balayıları katlamalı balayılarına dönüşür. Her seferinde her ay daha artan bir sevgi, istek ve muhabbet duyar. Bu Allah’ın onlara bir lutfudur, Allah’ın onlara verdiği bir nimettir. Bu cennette de böyle olacaktır ve dünyada da bu şekildedir. Bu sadece müminlere has, Allah’a inananlara has üstün bir güzellik ve nimettir.
PEYGAMBER EFENDİMİZ (SAV)'İN KADINLARA BAKIŞ AÇISI
SAYIN ADNAN OKTAR’IN KAÇKAR TV’DEKİ CANLI RÖPORTAJI, 12 ŞUBAT 2009
ADNAN OKTAR: Peygamberimiz (sav)'in hanımları, Peygamberimiz (sav)'e çok aşıktılar. Çok seviyorlardı. Allah’ın tecellisi olarak görüyorlardı. Allah rızası için evlenmişlerdi. Bir de Peygamber Efendimiz (sav)'e kendini hibe eden kadınlar vardı. Allah için kendini hibe edenler vardı. Peygamber Efendimiz (sav) 3 şey bana sevdirildi, diyor. Güzel koku, kadınlar ve namaz diyor, dünyanın nimetleri olarak. Peygamberimiz (sav) çok düşkündü hanımlarına karşı, çok sevgi doluydu. Onları Allah’ın tecellisi olarak görüyordu. Onlar da Peygamberimiz (sav)'de Allah’ın tecellilerini görüyordu. Çok büyük bir nimetti ve çok güzel yetiştiler Peygamber Efendimiz (sav)'in yanında. Fakat bazı hanımlarının işte Tahrim Suresi'nde var, bazı hatalı tavırları olmuş, bazı şeyleri gizlemelerini söylemiş hanımlarına, onlar da gidip aktarmışlar, şeytandan Allah’a sığınırım, sana bunu kim söyledi, diyor hanımı, herşeyden haberi olan, yani Allah bana söyledi, diyor. Fakat bazı ayetlerde de yine bazı hanımlarının Peygamberimiz (sav)'i biraz rencide ettikleri anlaşılıyor. Şeytandan Allah’a sığınırım, dünya hayatının çekici süsünü istiyorsanız, gelin sizi güzel bir salıverme tarzıyla salıvereyim, diyor. Eğer Allah’ı, Resulünü ve Allah yolunda mücadeleyi istiyorsanız, şeklinde diye ayet devam ediyor. Sabredin, devam edin tarzında böyle bir uyarı var...
Hz. Ayşe müthiş düşkündü Peygamber Efendimiz (sav)'e aşırı derecede seviyordu, çok şiddetli seviyordu. Genç yaşta evlendi, biliyorsunuz, küçük yaşta evlenmişti ama genelinde Peygamber Efendimiz (sav)'in yanında olmak O’na hizmet etmek eşleri için çok çok büyük bir nimettir. Ondan hem ilim öğreniyorlardı hem feyiz alıyorlardı. Hem O’nun sevgisini yaşıyorlardı. Peygamberimiz (sav) tutkuyu çok iyi bilen bir insandı. Derinliği çok güzel bilen bir insandı. Bir de süper yakışıklıydı Peygamber Efendimiz (sav), siyah gözlü biliyorsunuz. Yapılıydı, geniş omuzluydu, aslan gibiydi. Saçları uzun ortadan ayrıktı, Peygamber Efendimiz (sav)'in, zaman zaman örüyordu. Gözleri sürmeli, siyah sakallı, siyah saçlıydı. Vefatına yakın oluncaya kadar saçlarında çok az beyaz kalmıştı. 63 yaşında bile saçında çok nadir siyah vardı. O da bir mucizedir yani MaşaAllah. Misk gibi kokuyor, hep gül kokusu vardı Peygamber Efendimiz (sav)'de. O’nun sırtında mühür vardı, Peygamber Efendimiz (sav)'in, Hz. Mehdi (as) de olduğu gibi. Genetik yolla o Mehdiye kadar devam etmiş. Cenab-ı Allah’ın hikmeti, Allah’ın vesilesi, genetiği Allah vesile ediyor. Ta ahir zamanda O’nun evlatlarından Hz. Mehdi' nin sırtında çıkıyor, aynı Peygamber Efendimiz (sav)'de olduğu gibi. Bir de Peygamber Efendimiz (sav) çok şiddetli kuvvetliydi. Pehlivandı, Peygamberimiz (sav) yenen çıkmıyordu O’nu, yani her tuttuğunu yeniyordu, MaşaAllah. Şakacı, çok espri yapan ama güzel böyle hikmetli espriler yapan bir insandı. Kadın nimetini en güzel yaşayan en derinliğiyle yaşayan insandı. Kadınların güzelliğinin hakkını tam veren insandı. Eşlerinin güzelliğini çok iyi alan, onlarda Allah’ın tecellisini gören bir insandı.

Vefa ve sadakat duygularını yitirmişlerdir
Kitabın başından bu yana belirttiğimiz gibi, cahiliye insanları yaşamlarını, hayattan ve çevrelerindeki insanlardan en fazla menfaat elde etme amacı üzerine kurmuşlardır. Bu amaçları onları karşılarına çıkan herşeye çıkar gözüyle bakmaya ve bu uğurda herşeyi -en önem verdikleri değerleri, en sevdiklerini söyledikleri insanları dahi- kolaylıkla gözden çıkarmaya iter. Dolayısıyla da bu insanlar arasında gerçek anlamda bir vefa ya da sadakat duygusunun yaşanması mümkün olmaz.
Hırsla peşinden koştukları para, mal, mülk gibi değerlere olan tutkuları, onlara sevgi, saygı, vefa, sadakat gibi duyguların önemini ve değerini unutturur. Maddi değerlerin kendilerini çok daha fazla mutlu edebileceğini sanırlar. Oysa önceki satırlarda da değindiğimiz gibi, bunların hiçbiri onlara aradıkları huzuru sağlamaz. Toplum içerisinde ne kadar itibar, mal, mülk, şan, şöhret sahibi olurlarsa olsunlar, bunların hiçbiri ile insanların gerçek anlamda dostluklarını kazanamazlar, sadakat göstermelerini sağlayamazlar.
Cahiliye insanları hayatlarının her alanında bu değerlerden yoksun olurlar. Öncelikle hiçbir zaman gerçek anlamda dost ve arkadaş edinemezler. Bunun nedeni ise "neye ve hangi ölçülere göre arkadaş seçtikleri" sorusunun cevabında gizlidir. Arkadaş olacakları insanlarda Allah korkusu, samimiyet, güzel ahlak gibi değerlerdense, içinde bulundukları çevre nazarında kendilerine itibar ve menfaat sağlayacak özellikleri ararlar.
İyi bir semtte oturan bir kimse için kişinin benzer bir semtte oturması, son model bir arabasının olması, tanınmış bir aileye ya da tanınmış bir soyadına sahip olması, zengin, güzel ve yakışıklı olması arkadaş seçiminde en büyük rolü oynamaktadır. Veya daha mütevazi bir çevrede oturan için de arkadaş olacağı kişinin o çevrede saygı duyulan kıstas neyse -iyi bir okulda okuması, kabul gören bir mesleğe sahip olması, çevresindekilerin dikkatini çeken bir güzelliğe veya yakışıklılığa sahip olması, insanların kendisinden çekindikleri kadar güçlü olması vs.- sahip olması yeterlidir.
Ancak bu özelliklerin hiçbiri, kişilerin karşılıklı olarak birbirlerine sadakat ya da vefa duyguları beslemesini sağlamaz. Birbirlerinin arkasından konuşmaları, başkalarından elde edecekleri menfaatler uğruna birbirlerini gözden çıkarabilmeleri, birbirlerine ihanet etmeleri bu arkadaşlıklarda sıkça rastlanan tavırlardandır.
Aynı şekilde taraflardan birinin maddi ya da manevi bir sıkıntı ve ihtiyaç içerisine düşmesi de yine bu dostlukları bitirebilen sebeplerdendir. Çünkü böyle bir durum karşısında o kişi için özveride bulunmak zorunda kalacaklarını, kendilerine hiçbir fayda sağlamayacak sorumlulukları yükleneceklerini düşünür ve böyle bir arkadaşlığın da onlara külfet olmaya başlayacağına karar verirler. Dolayısıyla bu bakış açısındaki insanlar için en iyi çözüm, arkadaşlarını zorluk ve sıkıntı anında yüzüstü bırakıp, yerine kendilerine menfaat sağlayabilecek yeni arkadaşlar bulmak olur.
Cahiliye insanlarının sadakatsizlik üzerine kurulan bu birlikteliklerinin örneklerini hiç kuşkusuz evliliklerinde de görmek mümkündür. Nitekim bu tarz kişilerin kendileri de, bu konudaki mağduriyetlerini sıkça dile getirirler. Eşler arasındaki sadakatsizlik bu insanlar arasında o kadar yaygın bir şekilde yaşanmaktadır ki, bu durum cahiliye toplumlarında adeta "hayatın sabit ve değişmez bir kuralı" olarak kabul edilmiştir.
Evlenirken çiftler "iyi günde ve kötü günde" birbirlerine sadık kalacaklarına, birbirlerini yüzüstü bırakmayacaklarına, koruyup kollayacaklarına söz verirler. Ancak bu sözün daha ilk günlerden itibaren tutulmaması nedeniyle çok farklı yöntemlerle bu sadakat sağlanmaya çalışılır. Günümüzde dünyanın pek çok yerinde evlenen kişiler evliliğin ardından, resmi makamlar huzurunda sahip oldukları malları paylaşarak bu konuyu güvence altına almaktadırlar.
Taraflar herhangi bir durumda, maddi ve manevi açıdan zor şartlar altında kalmamak için sözleşmeler yapmakta ve boşanma durumunda talep ettikleri mülk ve parayı daha en başından kağıda dökmektedirler. Bu uygulamalar, tarafların birbirlerine nasıl bir bakış açısıyla yaklaştıklarını açıkça ortaya koymaktadır. Sevgilerinin, saygılarının, dostluklarının gerçek bir vefa ve sadakat duygusu üzerine kurulmadığını, herhangi bir menfaat çatışması halinde, her iki tarafın da birbirini yüzüstü bırakabilme ihtimallerinin olduğunu kabul etmektedirler. Daha en başından böylesine çürük bir temel üzerine oturtulan beraberlikler de doğal olarak boşanma ile sonuçlanmaktadır.
Sadakatsizlik örneklerine bu kimselerin iş hayatlarında da sıkça rastlanır. Daha fazla para kazanabilmek için birbirlerini kolaylıkla aldatabilir ve hatta dolandırabilirler. Cahiliye toplumlarında birçok insan, arkadaşlarıyla olan dostluklarının bu sebeplerle bozulduğundan yakınır. Bazı insanların kendi aralarında "akrabayla ticaret olmaz" gibi sözler türetmeleri de bu sadakatsizliklerini bilmelerinden kaynaklanmaktadır.
Söz konusu vefasızlık örnekleri sadece bireysel olarak değil, toplumsal olarak da uygulanır. Çoğu zaman toplum olarak el üstünde tutulan, övülen, sevilen, değer verilen kimseler, insanlara sundukları menfaatleri yitirdiklerinde kendilerine gösterilen saygı ve sevgiden de mahrum kalırlar. Bu sadakatsizlik örneğine hemen her yerde rastlamak mümkündür. Kimsesizler yurdu, huzur evleri, düşkünler evleri bu vefasızlığın en açık yansımalarıyla doludur. İnsanlara menfaat sunabilecek şartlara sahipken saygı, sevgi gören, el üstünde tutulan, gözlerine girilmeye çalışılan bu insanlar, gençliklerini, sağlıklarını ve çıkar sunabilme imkanlarını yitirdikleri anda çocukları, torunları, akrabaları da olsa, kimsesiz, ilgisiz ve sevgisiz bırakılabilirler. On yıllarını verip, büyük emeklerle yetiştirdikleri çocukları, yaşadıkları cahiliye ahlakı nedeniyle yaşlılıklarında annelerini, babalarını aramaz hale gelebilirler.
Siyaset, kültür ya da eğitim gibi farklı alanlarda topluma hizmet vermiş kişilerin de zamanla hatıralardan silindiği bilinen bir gerçektir. Okul yıllarında gerek aileler gerekse de öğrenciler tarafından baş tacı edilen, bir dediği iki edilmeyip, gözüne girilmeye çalışılan öğretmenler, okulun bitmesiyle birlikte unutulur. Çünkü bu kişilerin, cahiliye kıstaslarına göre artık bu kimselerden elde edebilecekleri bir menfaatleri kalmamıştır.
Cahiliye insanlarının yaşadıkları bu durum ile ilgili unutulmaması gereken şey ise, karşılaştıkları bu vefasızlık ve sadakatsizliğin tümüyle kendi ahlaklarının bir yansıması olduğudur. Yaşamlarını cahiliye kurallarına, cahiliye ahlakına göre yönlendiren bu insanlar, kimseye gerçek anlamda vefa ve sadakatle bağlanmamış olmalarının karşılığını almaktadırlar.
Oysa Kuran ahlakını yaşayan insanlardan oluşan bir toplumun bireyleri bu sıkıntıların hiçbirini yaşamazlar. Müminler birbirlerini ne sundukları menfaatlere, ne gençliklerine, ne de sağlıklarına göre severler. Tek ölçüleri bu kişilerin Allah'a olan samimi sevgileri ve güzel ahlaklarıdır. Bunlar olduğu sürece bu kişiler yaşlansalar, muhtaç duruma düşseler, ellerinde hiçbir çıkar imkanı bulundurmasalar da hiç fark etmez. İman edenler bu kimselere samimi sevgi ve saygılarını en içten tavırlarıyla göstermeye devam ederler.
Görüldüğü gibi, gerçek vefa ve sadakat duyguları ancak Kuran ahlakıyla elde edilebilmektedir. Ancak birbirlerini Allah için seven insanlar dostluklarında, sevgilerinde, saygılarında kararlılık gösterebilmekte ve ancak bu kimseler sadakat ve vefa duygularının hazzını tadabilmektedirler.

Saygı ve hürmet duygularını yitirmişlerdir
Saygı, bir insanın bir başkasına olan sevgisinin ve ona verdiği değerin önemli bir göstergesidir. Karşısındaki kişide gördüğü güzel özellikler, kişinin doğal olarak ona karşı derin bir saygı hissi duymasını sağlar. Ama bilinmelidir ki, bu güzel özellikler ancak Kuran ahlakının yaşanmasıyla oluşabilmektedir. Çünkü olgun ve güvenilir bir kişilik ve şartlar her ne olursa olsun değişmeyen güzel ahlak özellikleri, ancak Allah korkusu ile kazanılabilmektedir.
Elbette ki cahiliye toplumunda da bilinen bir saygı kavramı vardır. Ancak bu saygı anlayışı yanlış temeller üzerine kurulmuştur. Cahiliye kıstaslarına göre yaşayan insanlar bazı konularda kendilerinden daha üstün olduğunu düşündükleri kimselere karşı bir saygı beslerler. Bir kişinin daha zengin, daha itibarlı, daha gösterişli ya da kariyer bakımından daha üst seviyede olması cahiliye kıstasları açısından saygı sebebidir. Ancak cahiliyenin saygı anlayışında bu kişilerin nasıl bir ahlaka sahip olduklarının, insanlar için ne tür faydalı işler yaptıklarının, çevrelerindeki insanlara karşı nasıl tavırlar içerisinde olduklarının hiçbir önemi yoktur.
Zenginliğini ya da şöhretini kötü yollardan, kirli işlerden de kazanmış olsa, bu kişi yine de toplumun bazı kesimleri tarafından saygı ve hürmetle karşılık görebilir. Ancak bu, gerçek bir saygı değildir. Bazı insanlar pek çok konuda olduğu gibi, bu noktada da yine karşılarındaki kişilerden en fazla menfaati elde edebilmek için onlara karşı sahte bir saygı göstermektedirler. Gerçekte ise ne karşılarındaki kişiye gerçek anlamda değer vermekte ne de kendileri hürmet ve saygıyla karşılık görmektedirler.
Kitabın başından itibaren önemle üzerinde durulduğu gibi, inkar içinde olmalarından dolayı bu insanlar bir kişinin sahip olduğu güzel ahlak özelliklerini, ince akıl alametlerini ya da üstün yönlerini gereği gibi göremez, onun sevilecek yönlerini hakkıyla fark edemezler. Bundan dolayı da kalplerinde doğal bir sevgi, hayranlık ve saygı hissi oluşmaz. Aksine hoşlanmadıkları bir insana karşı sırf menfaat elde edebilmek için saygı göstermek zorunda kalmaları onları öfkelendirir. Çünkü din ahlakı yaşanmadığı takdirde insanların birçoğu her zaman en üstün olanın, en fazla saygı duyulup hürmet gösterilenin kendileri olmasını isterler. Son sözü hep kendileri söylemek, insanları yöneten kişi olmak arzusundadırlar. Ve kısa süreli de olsa, bir başkası için nefislerinin bu isteğinden taviz vermiş olmak gururlarına çok ağır gelir.
Burada dikkat çeken nokta ise, suni olarak saygı gösterilen tarafın da bu durumdan haberdar oluşudur. Kendisine karşı gerçek anlamda bir saygı duyulmadığının farkındadır. Ancak o da elindeki maddi gücü kullanarak elde ettiği bu suni tavırdan gereğince istifade edebilmek için bunu anlamazlıktan gelir.
Görüldüğü gibi, cahiliye toplumlarında son derece samimiyetsiz bir sistem hakimdir. Müslümanlar ise birbirlerini, gördükleri güzel ahlak özelliklerine göre sevdikleri için saygıları da daimidir. Bu saygılı tavır aynı zamanda da Allah'ın onlara Kuran ile bildirdiği bir emirdir. İman edenler Allah'ın rızasını kazanmak için bu güzel ahlakı içtenlikle yaşamaları gerektiğini bilirler. Suni bir saygının Allah Katında da kabul görmeyeceğini, Allah'ın kalplerinde olana göre kendilerine karşılık vereceğini bilerek hareket ederler.
Cahiliye toplumlarında ise, bu sahte saygı anlayışının dışında insanların birbirlerine karşı saygılı ve hürmetli bir tavır içerisinde olduklarına pek rastlanamaz. Kimi insanlar yıllarca her türlü zorluğa göğüs gererek kendilerini yetiştiren annelerine babalarına karşı dahi son derece saygısız tavırlar sergileyebilmektedirler. Kimileri ise sokaktan geçerken rastladıkları yaşlı bir kimseye karşı hürmetsizlik edebilmektedirler. Onların yaşlılık ya da hastalık gibi nedenlerden kaynaklanan eksikliklerini alaya alabilmekte, onları rahatsız edecek tavırlar sergileyebilmekte, gereken hürmeti göstermeyebilmektedirler.
Oysa Allah Kuran'ın pek çok ayetinde müminlere yolda kalmışa, yoksula, esire, anne babaya, yetime muhtaç olana hep iyilikle davranmayı, şefkatli ve esirgeyici bir tavır içerisinde olmalarını öğütlemektedir. Bu nedenle yaşlıya hürmet etmek, anne babaya muhtaç ve aciz hale geldiklerinde de "öf" bile demeyecek kadar hürmetli bir tavır içerisinde olmak müminlerin önemli özelliklerindendir. Allah Kuran'da müminlere şöyle emretmektedir:
Rabbin, O'ndan başkasına kulluk etmemenizi ve anne-babaya iyilikle davranmayı emretti. Şayet onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlılığa ulaşırsa, onlara: "Öf" bile deme ve onları azarlama; onlara güzel söz söyle. (İsra Suresi, 23)
Allah'a ibadet edin ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anne-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa ve sağ ellerinizin malik olduklarına güzellikle davranın. Çünkü, Allah, her büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez. (Nisa Suresi, 36)

Dostluğun zevkini tadamazlar
Her insan "yakın bir dost" arayışı içerisindedir. Mutluluklarını paylaşacak, zor anlarında kendisine destek olacak, çözümsüz kaldığı konularda çözüm yolları gösterecek, kendisini kayıtsız şartsız sevecek, sadakat gösterecek, koruyup kollayacak, hatalarına şefkatle yaklaşacak, sağlığında olduğu kadar hastalıklarında ya da yaşlılığında da kendisini yalnız bırakmayacak insanlar arar. Ancak bu özelliklerin tümünü gösterebilecek kişilere çok zor rastlayabileceğini bildiği için de "tek bir yakın dost"unun olmasına da razı olur.
Kuşkusuz her insanın ihtiyacını hissedip aradığı "gerçek dostluk" çok büyük bir nimettir. Gerçek bir dost, insanın iyi gününde kötü gününde yanında olan, kendisi için ne istiyorsa arkadaşları için de hiç tereddütsüz aynısını isteyen, onun mutlu olmasını, iyi olmasını en az kendisi kadar arzu eden insandır. Kıskançlık, çekememezlik, rekabet gibi düşüncelere kapılmadan karşısındaki insanı samimiyetle seven ve onun her zaman iyiliğini isteyen insandır.
Gerçek dost olmanın şartı o kişinin dünyada ve ahirette mutlu olmasını hedeflemektir. Gerektiğinde dürüst ve açık konuşup ona eksik olan yönlerini anlatmak, bunları telafi etmesinin yollarını göstermek de önemli bir dostluk vasfıdır. Bazı insanlar çoğu zaman bunu aleyhte bir tavır olarak algılarlar. Oysa böyle bir şeyi ancak gerçekten seven ve gerçekten dost olan insan yapar. Rekabet gözüyle bakan, haset eden insanlar mecbur kalmadıkça başkalarına hatalarını söylemezler. Çünkü başkalarının kendilerinden iyi olmasını istemezler. Bunun yerine "çok iyisin", "hep böyle kal", "seni böyle, olduğun gibi seviyoruz" gibi sözler söyleyerek samimiyetsiz yaklaşımlarda bulunurlar. "Gerçek dost" olabilmek için bir insanı, "gerçekten sevilecek değerler için sevebilmek" gereklidir. Bunlar bir kişinin "Allah korkusu, imanı, samimiyeti ve güzel ahlakı"dır. Ancak bu değerler üzerine kurulan dostluklar kalıcıdır. İşte bu nedenle cahiliye ahlakını yaşayan insanlar, tüm isteklerine rağmen gerçek bir yakın dostu çoğu zaman bulamazlar. Birçok insanın bu konudaki "çok yalnızım", "tek bir dostum bile yok", "hepsi zor günümde yalnız bıraktılar, meğer hepsi de iyi gün dostuymuş" gibi yorumlarına elbette rastlamışsınızdır.
Önceki sayfalarda örneklerini gördüğümüz gibi bazı insanların zenginlik, güzellik, itibar, makam ya da sosyal statü gibi değerlere göre kurdukları dostluklar hiçbir zaman için uzun süreli olmaz. Çünkü dostluğun dayandığı bu değerlerde bir değişiklik olduğu anda, dostluk da biter. Örneğin cahiliye ahlakındaki bir insan, çok güzel ve gösterişli olduğu için birlikte olduğu bir kişinin, bir anda bir kaza sonucu tanınmayacak kadar kusurlu ve aynı zamanda da bakıma muhtaç, aciz bir konuma gelmesiyle birlikte bu kişiye olan tüm ilgisini, yakınlığını kaybedebilir. Oysa eğer bu dostluk ve yakınlık, kişilerin Allah korkuları, imanları ve güzel ahlakları üzerine kurulmuş olsa, fiziki değişiklikler bu dostluğa etki edemez. Aksine acizlikler içerisindeki bu insana daha da fazla şefkat ve merhamet duyulur.
Ancak şu da var ki, cahiliye insanları başkalarına gösterdikleri bu vefasız tavırların zorluğunu kendileri de çekerler. Kendileri de yaşamları süresince birtakım maddi manevi iniş ve çıkışlar yaşarlar. Güzelliklerini, gençliklerini, sağlıklarını, sahip oldukları malları, zenginliklerini yitirebilirler. Öncesinde gerçek dost zannettikleri insanların, yaşlılıklarında, düşkün hale geldiklerinde kendilerine değer vermediklerini görürler. İyi günlerinde çok candan, çok yakın davranan, birbirlerine ölümüne sadakat sözleri veren bu insanlar, birbirleriyle konuşmayacak ve hatta birbirlerini tanımazlıktan gelecek kadar uzak bir tavra bürünürler. Bir sorunları olduğunda bunu paylaşacakları, akıl danışacakları, yardım isteyecekleri, güvenebilecekleri kimselerinin olmadığını görürler. "En yakınım" dedikleri insanların bile, menfaatlerini dostluktan öncelikli tuttuklarını anlarlar.
Kuran ahlakının yaşandığı bir ortamda ise, bunların hiçbiri yaşanmaz. Çünkü Allah korkusu ve iman, insanların birbirlerine gerçek anlamda sevgi ve saygı duymalarını sağlayacak değerlerdir. Bu ahlakı yaşamayan insanların, birbirlerinin kötü ahlak özelliklerini bilerek gerçek anlamda sevgi, saygı duyabilmeleri, güvenebilmeleri imkansızdır. Bir kişinin yalan söylediğini, iki yüzlü ve yapmacık bir tavır içerisinde olduğunu bilip, çıkarları için başkalarını kullandığını görüp de içten bir sevgi ve saygı duyulması mümkün değildir. İnsan, -her ne kadar dostum, yakınım dese de- bu kişinin başkalarına olduğu gibi, kendisine karşı da aynı yaklaşım içerisinde olacağını bilir. İşte cahiliye insanları birbirlerinin iç yüzlerini bilmelerinden dolayı, karşılıklı olarak ancak sahte dostluklar kurabilirler.
Yaşadıkları bu hayat tarzı, dinden uzak olan cahiliye sisteminin bir ürünüdür. Bu nedenle mutlaka açmazdadır. Bu açmazı kendileri de fark eder ve sürekli bu konudan yakınır, yitirdikleri zevklerin eksikliğini hissettiklerine dair konuşmalar yaparlar. Ne var ki, tüm bu sıkıntılarına rağmen yine de mutluluğu imanda, güzel ahlakı yaşamakta aramazlar. Aynı bozuk sistem içinde çözümler bulmaya çalışır, bu nedenle başarılı olamazlar.
BİR İNSANI DEĞERLİ KILAN ALLAH KORKUSU, AKLI VE İMANIDIR
SAYIN ADNAN OKTAR'IN TEMPO TV'DEKİ CANLI RÖPORTAJI, 3 ŞUBAT 2009
ADNAN OKTAR: Bir kadını en güzel yapan şey aklıdır, yani çok akıllı bir kadın insanı hipnotize eder, olağanüstü bir güce sahip olur. Eğer bir sır istiyorlarsa ben onlara en iyi sırrı veriyorum yani çok imanlı, Allah’tan çok korkan, çok fazla akıllı kadın akıllı bir erkeği hipnotize eder, yani olağanüstü bir etki gücü olur yani tahmin, tahayyül edilemeyecek, insanın ruhunu çok şiddetli sarsan bir güce sahip olur o kadın. Ve büyük bir gücün sahibidir ve o gücünden dolayı da Allah’a hamd etmesi gerekir, çok çok etkileyicidir. Akıllı bir kadının da her şeyi güzel olur yani fiziği de güzel olur, Allah fiziğini de güzelleştirir, cildini de güzelleştirir, her şeyini güzelleştirir. Bu kesin Allah’ın kanunudur mutlaka olan bir şeydir, bunu yaşayan herkes görür. Aynı şekilde akıllı bir kadın, çok akıllı bir kadın da çok akıllı bir erkekten olağanüstü etkilenir, eğer bir sır öğrenmek istiyorlarsa bunu söyleyeyim, o erkek de onları adeta hipnotize eder yani çok çok olağanüstü bir gücün ruhunu, aklını hisseder kadın o zaman, yani adeta gözlerinden birbirlerinin bedenine girer kadın ve erkek, çok çok etkilenirler, Allah’ın bir mucizesidir bu. Sadece akıllı gerçekten akıllı insanlara mahsus bir özelliktir bu. Bunu dinsizler hiçbir şekilde anlayamazlar, tarif etseniz de fark edemezler bunu kaybetmiş olmanın onlara verdiği acıyı da hissedecek konumda değillerdir çünkü ruhsuzluktan ve yani bu derinliği kavrayamamaktan boşluktan zaten adeta ruhları yanar, kavrulur. Onu dahi hissedemeyecek durumdadırlar yani tarif etsen de anlamazlar. Ama dindarlar için böyle Allah’ın özel bir sırrı vardır ve mucizedir bu mesela, bilinmeyen insanların bilmediği bir mucizedir bu. İnsan ancak bununla güzel olur ama güzel olmak için iman edilmez, iman ettiği için insan çok güzel olunur. Yani samimi bir kadın çok çok etkileyicidir, çünkü bir kere yalan söylemez, yalan söyleyen kadın çok iticidir. Yani yalan söyleyen bir kadınla bir insan bağlantıya geçemez. Samimi olmayan yani yüzünde maske tutan bir kadın da çok iticidir yani çok güzel de olabilir yani bütün fiziği çok çok güzel olabilir ama insanın ruhunda bir et etkisi meydana getirir yani kasaptaki etle aynı konumda olur hiçbir etkisi olmaz, blok bir et parçası olur. Etki, o kadın denen şey onun içindeki o ruh ve güçtür, özel bir elektrik vardır ona kadın denir. O da ancak çok derin bir akılla, derin bir samimiyetle ve doğrulukla ortaya çıkar. Doğru konuşan bir erkekle doğru olan bir kadın bir arada olduklarında bundan müthiş zevk alırlar. Ama her ikisi de yalancıysa her ikisi de oyun oynuyorsa ki ben filmlerde, televizyonda çok görüyorum yani sahte sevgiler, sahte oyunlar çok çok aşağılayıcı ve çok eziyet vericidir. İşte kadının dizinin önüne diz çöküyor elinde çiçekle, metinle dizinde ona yalvarıyor, tam bir rezalet ve acı, yani kadın nefret eder öyle yapmacık ve çocuksu ve akılsızca hareket edenlerden nefret eder ama sezdirmez ya da o da onu anlamazdan gelir, o da deli hareketler yapar o da gözü yaşarıyormuş gibi yapar yani çok kötü bir tiyatro oynanır herkesin canı yanar ama o kötü tiyatro devam eder böyle,

Samimiyetin zevkini tadamazlar
Samimiyet, insanın içiyle dışının bir olması, kalbinde ne hissediyor, ne yaşıyorsa dışarıya da bunu yansıtmasıdır. Son derece dürüst, açık ve net olması, gerçek düşüncelerini, duygularını hiç saklamadan, hiç hesap yapmadan, kendisini olduğundan farklı göstermeye çalışmadan, gerçek karakterini açıkça ortaya koymasıdır.
Samimiyet, güven telkin eden, bir insana sevgi, saygı duyarak bağlanmayı sağlayan özelliklerdendir. Allah insanı bu ahlakı yaşadığı takdirde rahat edecek ve bu şekilde kalben huzurlu ve mutlu olabilecek şekilde yaratmıştır.
Hayatını samimiyetten uzak bir şekilde sürdüren bir insan, başta kendisine olan saygısını yitirdiği gibi, çevresindeki "arkadaşım", "dostum" ya da "yakınım" dediği insanlara karşı gerçek anlamda bir sevgi ya da saygı da hissedemez. İçinin dışının farklı olduğunu, karşısındaki insanı az bile olsa aldattığını, mutlak bir dürüstlük ve açıklık içerisinde olmadığını, gerektiğinde rahatlıkla yapmacıklığa sığınabileceğini bilmek, bu insanları en yakınlarıyla olduklarında bile sahte ve sıkıntılı bir hayat içerisinde yaşamaya iter.
Cahiliye toplumlarında insanların birçoğu bu sıkıntıyı yaşamakta, samimiyetin zevkinden mahrum bir hayat sürmektedirler. Sevgi, saygı, sadakat gibi pek çok güzel duyguyu kalplerinde yaşayamamakta, tüm bunların hep taklidini yaparak hayatlarını sürdürmektedirler. Ancak elbette bu yapmacıklık ve sunilik etraflarındaki insanlar tarafından kolaylıkla anlaşılmaktadır. Çünkü insan bir konuda kalbinde ne hissediyorsa bu ister istemez tavırlarına da yansır. Birini gerçekten içtenlikle seviyorsa, bunu her ne kadar saklamak istese de başaramaz. Bir şekilde yüzünden, bakışlarından, üslubundan, tavırlarından karşı tarafa bu hissini belli eder. Eğer bir kişiden hoşlanmıyor ya da ona karşı nefret gibi duygular besliyorsa, aynı şekilde bunu da her ne kadar gizlemek istese de başaramaz. Yüz ifadesinden, kullandığı kelimelerden, cümlelerin vurgularından içindeki öfke, kızgınlık ya da hoşnutsuzluk dışa yansır.
Cahiliye ahlakındaki insanların bu davranışları aslında en çok kendilerine zarar verir. Çünkü kendileri insanlara sahte duygularla, yapmacık ve suni tavırlarla yaklaşırlarken, onlar da aynı samimiyetsizliği bu kimselere yöneltirler. Önceki sayfalarda da belirttiğimiz gibi, tüm yaşamları boyunca samimi, candan ve dürüst bir arkadaşın özlemini çektikleri halde, toplum genelinde hakim olan ahlak anlayışı nedeniyle bu nimetlerden mahrum kalırlar. Hiç kimseyle dost olamaz, yakın ve sıcak bir beraberlik yaşayamazlar. En yakın arkadaşlarına, evli oldukları insanlara hatta bazen anne babalarına karşı dahi aynı samimiyetsizlikle yaklaşabilirler.
Oysa doğallığın, dürüstlüğün, içi dışı bir, samimi bir insan olmanın ruha kazandırdığı büyük bir zevk vardır. Bu, insanın vicdanına en uygun olan davranıştır. Bu nedenle fıtratına uygun şekilde hareket eden bir insan, vicdani rahatlığın zevkini de aşar. Dürüst olduğunda zarara gireceğini bilse bile, vicdan rahatlığının vereceği zevki hiçbir şeye değişmez. Cahiliye insanları ise, dürüst olmaya yanaşmazlar. Çünkü içlerinde son derece kötü ahlak özelliklerini barındırır ve bunların anlaşılması durumunda etraflarındaki insanların tepkisini almaktan korkarlar. Bu nedenle gerçek duygularını, düşüncelerini mümkün olduğunca gizlerler. Müminler ise kalplerinde Allah'ın rızasına uygun, iyi özellikleri yaşadıkları için bunları dışa vurmakta da hiçbir sakınca görmezler. Eğer karşılarındaki insan hakkında olumlu bir fikirleri varsa, bunu zaten açıkça o kişinin kendisine söylerler. Eğer olumsuz bir kanaatleri varsa, bunu da karşı tarafın hayrına olacak şekilde uygun bir biçimde açıklarlar. Çünkü Allah Kuran'da, "Tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, (İslam uğrunda) seyahat edenler, rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredenler, kötülükten sakındıranlar ve Allah'ın sınırlarını koruyanlar; sen (bütün) mü'minleri müjdele." (Tevbe Suresi,112) şeklinde buyurarak müminlere insanları "iyiliğe çağırıp, kötülüklerden sakındırmalarını" bildirmektedir.
Cahiliye ahlakını yaşayan insanlar böyle bir dürüstlük anlayışı içerisinde oldukları takdirde, çevrelerindeki insanlardan olumsuz tepkiler alıp zarara uğrayacaklarını sanırlar. Oysa bu, aynı dürüstlüğü ve samimiyeti yaşayan insanlar için önemli bir sevgi sebebidir. Bunun yerine yüzlerce iltifat edilse, yoğun bir ihtimam gösterilse bunların hiçbiri samimiyetin kalpte oluşturacağı sevgiyi, yakınlığı ve güveni oluşturamaz.
İşte cahiliye insanları bu güzel özellikten ruhun alacağı zevki tüketip yok etmişlerdir. Kendi batıl inançları, onlara iki yüzlülüğü, yapmacıklığı ve sahtekarlığı daha çekici ve daha cazip göstermektedir. Bu inanç şeklinin zararını yine en çok kendileri gördükleri, hayatlarının sonuna kadar çevrelerindeki insanlar tarafından aldatıldıkları halde yine de vazgeçmemektedirler. Allah Kuran'da inkar edenlerin, din ahlakından başka çözüm olmadığını gördükleri halde, kendi çarpık sistemlerini yaşamakta ısrarcı olduklarına ve bundan dolayı da azap ile karşılık gördüklerine şöyle dikkat çekmektedir:
Kendisine Allah'ın ayetleri okunurken işitir, sonra müstekbirce (inatla büyüklük taslayarak) sanki işitmemiş gibi ısrar eder. Artık sen onu acı bir azabla müjdele. (Casiye Suresi, 8)
Onlar, büyük günah üzerinde ısrarlı davrananlardı. (Vakıa Suresi, 46)
SAYIN ADNAN OKTAR'IN ÇAY TV'DEKİ CANLI RÖPORTAJI, 4 MART 2009
ADNAN OKTAR: Ama insanlar samimi olduklarında genellikle, daha önce de anlattım bunu, mantıklarıyla çatışıyor, akılla kendilerince, değil ama zekayla değerlendiriyorlar. Mantıklı mı davranayım vicdanlı mı davranayım diyor. Mantıklı davranıp belanın içine giriyorlar. Mantıkta daima bela vardır. Vicdanlarıyla hareket edecekler. Samimi insan hep vicdanıyla hareket eder. Vicdanıyla hareket eden tabi hep zorluklarla karşılaşır. Yani samimiyet zordur, kolay değildir samimiyet. İnsanın başına binbir türlü bela çıkar samimiyetten. Mantıkta insanlar bu işlerden kurtulur, ama sürünürler. Yani asıl bela da o zaman çıkar. Tatlı belalardır ama.
Mesela araba çarpar, birisi, bırakırlar insanlar. Bütün arabalar geçer sen iner kaldırırsın adamı, omzuna koyarsın hastaneye götürürsün. Polis sen mi öldürdün diye yakana yapışır. Birçok insanda olmuştur bu. Bunu kabul edecek. Ben bu insanı Allah rızası için alırım giderim, siz ne derseniz deyin diyecek yani. Gerekirse tutuklanır da yani. Ama o insan orada bırakılmaz. Veyahut mesela bir kadını adam öldürmeye kalkıyor. Adam seyrediyor ortada. Her ne pahasına olursa olsun gidip kurtarılır o kadın. Ne olacak yani? Seyredilir mi o? Mesela ben geçenlerde de öyle bir görmüştüm, çok şaşırdım yani mantığını da anlayamadım. Bir kadıncağız, adam da eline bıçak almış, televizyonda yayınladılar. Adam muntazam kadına batırıyor bıçağı. Bütün cümle alem seyrediyor. Bu ne demek? Ben anlayamadım ben bunu. Her şey yapılır o kadını kurtarmak için orada, yani her şey mubahtır. Vurursun eline odunu, atarsın bıçağı kenara, biter konu. Bu niye bu kadar uzatılıyor? Kadını böyle kevgire çevirdikten sonra gitti kurtardılar. Yani şu iş mi? Televizyonda gördüm bütün halk dolu yani bir kişi bile çıkmıyor mu burada? Ne mahsuru var bunun? Seyredilir mi bu? Hatta gerekirse nezaketen de yaklaşılabilir, bir şey söyleyeceğim dersin, bir şey anlatacağım değil mi, bildiğim bir gerçek var dersin. Yani çok makul olur, yanına yaklaşıp bir boş anını bulup atlar elinden alırsın. Kadıncağızı öyle delik deşik ettirmenin alemi ne? Buna benzer böyle çok olaylar oluyor. Bu niçin yapılıyor? Mantık kullanılıyor. Vicdan kullanılacak.
Güzel ahlak göstermenin zevkini yitirmişlerdir
Kuran ahlakına uygun, olgun tavırlarla karşılaşmak her insanın hoşuna gider. Her insan çevresindeki insanların kendisine iyi ve güzel davranışlarda bulunmasını ister. Kusurları olduğunda hoşgörülü davranılmasını, bir sorun olduğunda en adil şekilde karar verilmesini, ne kadar kibirli bir tavır içerisinde olunsa da kendilerine tevazunun sıcaklığıyla yaklaşılmasını arzu eder. Tahammül edilmesi ne kadar zor bir tavır içerisinde olursa olsun, kendisine sabır gösterilmesini, ihtiyaç içerisinde olduğunda fedakarlık yapılmasını, ne kadar çok olursa olsun hatalarının her seferinde affedilmesini, hep sevgiyle yaklaşılmasını bekler. Böyle bir ahlak göremediklerinde de, bu durumdan son derece rahatsız olur. Yaptığı sohbetlerde hep bu durumdan yakınır, "insanlığın öldüğü"nden, insanların yozlaştığından, kimsenin kendisinden başkasını düşünmediğinden, maddiyatçı dünyanın insanları insani duygulardan uzaklaştırdığından bahseder.
Bütün bu taleplerine rağmen birçok insan böyle bir ahlakı yaşama yönünde bir çaba göstermez. Hem "bana iyilik yapılsın, ama ben sadece kendimi düşüneyim" ya da "bana zarar geleceğine başkasına gelsin" benzeri bencil düşünceleri, hem gururları, hem de bazı cahilce inançları nedeniyle güzel ahlakı yaşamaktan kaçınırlar. Bu durumun temelinde ise, Allah korkuları olmadığı için vicdanlarının sesine göre değil, çıkarları doğrultusunda hareket etmeleri yatmaktadır.
İnsana güzel ahlak kazandıracak tek yol Allah'a iman ve bu imandan kaynaklanan Allah korkusudur. Bunun dışında insanların gösterdikleri güzel davranışlar hep çeşitli hesaplara dayalı, geçici davranışlardan ibaret olacaktır. Örneğin bir yerden menfaat geleceğini hissettikleri zaman cahiliye ahlaklarından taviz veriyor gibi görünecek, zaman zaman fedakarlıklarda, hoşgörülü tavırlarda bulunacak, bunun dışında ise sadece menfaatlerinin kendilerini sürüklediği ahlakı yaşayacaklardır.
Bu çarpık düşüncelerin onlara getirdiği zarar ise çok büyüktür. Her ne kadar bencil, hoşgörüsüz ya da adaletsiz davrandıklarında küçük küçük dünyevi çıkarlar sağlıyor gibi görünseler de, aslında yaşadıkları bu kötü ahlak ruhlarında çok derin bir tahribat oluşturur. Vicdanlarına her aykırı hareket ettiklerinde, bu onların içlerinin daha da kararmasına, ruhlarında daha büyük boşluklar, maneviyatlarında daha büyük kayıplar oluşmasına neden olur.
Gün boyunca yüzlerce defa güzel davranacakları olaylarla karşı karşıya gelirler. Ne var ki bu fırsatları sürekli olarak vicdansızca değerlendirmeleri onları duyarsızlaştırır. Artık hiçbir şeyden etkilenmeyen, vicdanlarında en ufak bir kıpırtı dahi hissetmeden her türlü yanlış tavrı rahatlıkla yapabilecek insanlar haline gelirler.
Hem hiç emek vermemek, hem de güzel bir dünyada, güzel bir hayat yaşamak isterler. Oysa emek vermeden hiçbir güzellik ortaya çıkmaz. Allah'ın bir Kuran ayetinde "İnsan, hayır istemekten bıkkınlık duymaz..." (Fussilet Suresi, 49) sözleriyle belirttiği gibi, kendileri için hep herşeyin en iyisini, en fazlasını isterler. Güzel ahlak gösterip bunun için çaba harcamaları söz konusu olduğunda ise "ben böyleyim", "bu yaştan sonra değişemem ki", "benim kişiliğim böyle, yapım böyle" gibi sözler sarf ederler. Halbuki bu durum ne yapılarından ne de yaşlarından kaynaklanmaktadır. Bu, sadece hiç emek vermeyip, nefisleri nasıl istiyorsa öyle davranmalarındandır. İnsan ancak emek harcadığında, doğru olanı yapmak için irade gösterdiğinde ortaya güzel bir tavır çıkar. Fakat cahiliye insanları nefislerini eğitmek, irade kullanmak için kendilerini motive edecek bir sebep bulamazlar. Ahirete inanmadıkları, hesap gününde vicdanlarına uyup uymadıkları konusunda sorguya çekileceklerine ihtimal vermedikleri için "Neden kendimi zora sokayım?", "Neden içimden geldiği gibi davranmayayım?" diye düşünürler. Oysa bu insanlar yanılgıdadırlar ve vicdanlarını kullanmadan yaptıkları her tavrın hesabını ahirette vereceklerdir.
Bütün bunların yanı sıra güzel ahlakın dünyada insana yaşattığı derin bir zevk vardır. Güzel ahlak ruhta -hiçbir maddi menfaatle kıyaslanmayacak şiddette- yoğun bir heyecan ve coşku meydana getirir. Bu zevki tatmayan insanların bunu anlayabilmeleri mümkün değildir. Cahiliye ahlakının ruhta oluşturduğu boşluğun tam zıttı bir heyecandır bu. Vicdana uymanın verdiği huzur ve coşkuyu, tamah edilen hiçbir dünyevi menfaatte bulabilmek mümkün değildir.
Egoist karakterleri bu insanların çok karanlık bir dünyada yaşamalarına neden olur. Çünkü herkesin aynı egoist ahlakı benimsediği bir dünyada, fedakarlık yapacak, hoşgörülü davranacak, alttan alıp bağışlayacak, hatalara karşı merhametle, sevgiyle yaklaşacak hiç kimse kalmamış olur. Dolayısıyla barıştan, kardeşlikten, sükunetten uzak, kaosun ve kargaşanın hakim olduğu bir ortamda yaşamaya mahkum olurlar. Fedakarlığın zevkini alamadıkları için, bencilliğin verdiği vicdan azabını yaşarlar. Yumuşak başlılığın, güzel söz söylemenin, alttan almanın güzelliğini tadamadıkları için, kavga, tartışma ve çekişme ortamlarının sıkıntısını çekerler. Sinirlenmenin, bağırıp çağırmanın, vurup kırmanın hem manevi hem de fiziksel azabını tadarlar.
İnsanların birbirlerine sürekli olarak "laf dokundurduğu", alaycı üsluplarla konuştuğu, öfkeli sözler söylediği, kin ve intikam duygularını tatmin etme peşinde koştukları zor ortamlarda yaşarlar. Tevazu göstermenin kolaylığını yaşayamadıkları için, gururun ve enaniyetin ruha verdiği katılığı, sertliği ve kasveti tadarlar. Gözleri hep daha fazlasında olduğu için kanaatkar ve şükredici olmanın ruha verdiği mutmainlik hissinden habersiz yaşar, hırslı ve tamahkar olmanın zorluğuna dayanmak zorunda kalırlar. Vicdanlarına tamamen zıt bir ahlak gösterdikleri için içlerinde sürekli olarak derin bir vicdan azabıyla yaşarlar. Ayrıca çevrelerindeki insanların da sürekli olarak bu ahlakı göstermeleri onlar için ayrı bir üzüntü ve sıkıntı vesilesi haline gelir. Hayatlarını, dünyanın imkanlarını en iyi şekilde kullanarak güzel bir hayat yaşama amacı üzerine kurmuş bu insanlar için, böylesine karanlık bir yaşam elbette büyük bir hayal kırıklığıdır.
Ancak unutulmamalıdır ki, bu karanlık yaşamı söz konusu kimseler kendi iradeleriyle seçmişlerdir. Allah'a iman edip hem dünyada hem de ahirette, hayatı ve tüm zevkleri olabilecek en güzel, en dolu ve en yoğun şekilde yaşamak varken onlar sadece dünyadaki birtakım geçici maddi zevklere razı olmuşlardır. Güzel ahlak gösterebilmek kendi ellerindeyken, vicdanları ile nefislerine uymak arasında bir seçim yapmış ve tercihlerini nefislerinin isteklerini tatmin etmekten yana koymuşlardır. Yaşadıkları karanlık dünyayı, kaos ortamını kendileri istemiş ve ellerindeki zevkleri bile bile kendileri yok edip tüketmişlerdir.
Allah Kuran'da "Bizimle karşılaşmayı ummayanlar, dünya hayatına razı olanlar ve bununla tatmin olanlar ve Bizim ayetlerimizden habersiz olanlar; İşte bunların, kazandıkları dolayısıyla barınma yerleri ateştir." (Yunus Suresi, 7-8) ayetleriyle "dünya hayatına razı olan" bu kimseleri ahirette alabilecekleri karşılığı hatırlatarak uyarmaktadır.

Şefkat ve merhametin zevkini tadamazlar
Şefkat ve merhamet önemli güzel ahlak özelliklerindendir. Bu ahlakı yaşayan insanlar, bu güzel tavrı gösterdikleri için hem kendileri derin bir haz duyar hem de etraflarındaki insanların sevgisini, saygısını ve hoşnutluğunu kazanırlar.
Merhamet, insanı daha pek çok güzel ahlak özelliğine sevk eder. Sevgi, ilgi, yardımseverlik, hoşgörü, olgun, candan bir tavır gösterebilmek hep bu özellik sayesinde mümkün olur. Merhamet sahibi bir insan kendinden önce, ihtiyaç içindeki insanların gereksinimlerini düşünür. Merhamet yaşanmadığında ise ortaya, kendinden başkasını düşünmeyen, katı ve ruhsuz bir insan modeli çıkar. Böyle kişiler sadece kendi yaşamlarını -ve bunu da en iyi şartlarda- sürdürmeyi ana hedefleri haline getirirler. Ne var ki, ruhlarında yaşadıkları yozlaşma nedeniyle birçok zevkten mahrum kalırlar, hatta kimileri ruhlarında yaşadıkları bu yozlaşmanın şiddetinden bunlardan mahrum kaldıklarını dahi fark edemeyecek bir hale gelirler.
Sokakta kalmış, aç ya da soğukta üşümüş bir kişiye yardım elini uzatabilmek, hasta birine insaniyet gösterebilmek ve imkan sağlayabilmek yüksek bir ahlak gerektirir. Bu ahlakı göstermenin vereceği haz, dünyadaki hiçbir maddi zevkle kazanılamaz. Milyarlarca lira para verilse, mülk teklif edilse, imkan sunulsa, hiçbiri bu ahlakı göstermenin vereceği zevkle kıyaslanamaz. Bu ahlakı Allah için gösterebilmek, karşılığında Allah'ın rızasını umabilmek, Kuran'a ve Peygamberimiz (sav)'in sünnetine uygun hareket edebilmiş olmanın sevinci, şevki ve heyecanı tüm bu zevklerin üzerindedir.
Ancak cahiliye insanları inkar içinde yaşamalarından dolayı bu zevklerden de mahrum kalmış, katı kalpli, merhametsiz, insaniyetsiz bir ahlak kazanmışlardır. Aralarında merhametli görünen insanlar da vardır elbette. Ancak bunlar da merhamet karşılığında "minnet altında bırakma", "yaptıklarını başa kakma" ya da "karşılığında menfaat talep etme" gibi beklentiler içerisinde bu ahlakı gösterirler. Allah bu kimselerin gösterdiği kötü ahlaka Kuran ayetlerinde şöyle dikkat çekmektedir:
Dini yalanlayanı gördün mü? İşte yetimi itip-kakan, Yoksulu doyurmayı teşvik etmeyen odur. (Maun Suresi, 1-3)
Onlar gösteriş yapmaktadırlar, Ve 'ufacık bir yardımı (veya zekatı) da' engellemektedirler. (Maun Suresi, 6-7)
Ey iman edenler, Allah'a ve ahiret gününe inanmayıp, insanlara karşı gösteriş olsun diye malını infak eden gibi minnet ve eziyet ederek sadakalarınızı geçersiz kılmayın. Böylesinin durumu, üzerinde toprak bulunan bir kayanın durumuna benzer; üzerine sağnak bir yağmur düştü mü, onu çırılçıplak bırakıverir. Onlar kazandıklarından hiçbir şeye güç yetiremez (elde edemez)ler. Allah, kafirler topluluğuna hidayet vermez. (Bakara Suresi, 264)
Cahiliye toplumlarında insanlar en yakınlarındaki kimselere bile aynı bozuk bakış açısıyla yaklaşabilirler. Bunların altında da menfaat arayışı yatabilmektedir. Örneğin ilerleyen yaşlarda, maddi ya da manevi anlamda muhtaç konuma gelindiğinde her insan kendisine bakacak, ilgilenecek birilerine ihtiyaç duyar. İşte cahiliye toplumlarındaki insanlar en yakınlarına bile ileride karşılaşabilecekleri bu şartları hesaba katarak ilgi, sevgi, şefkat ve ihtimam gösterebilmektedirler.
Ancak unutulmamalıdır ki, kötü ahlak gösteren insanlar, kendi yaşadıkları ahlakın benzeriyle karşılık bulurlar. Onlara da içten gelen bir merhametle yaklaşılmaz. Hiçbir zaman için saf, tamamen karşılıksız bir yakınlık ve ilgiyle karşılaşmazlar. Onlara da menfaat beklentisine dayalı bir şefkat gösterilir. Ve böylece, merhametin, sevginin yozlaştığı, manevi değerlerden uzaklaşılmış, maddi değerlerin önem kazandığı bir dünyada yaşamak zorunda kalırlar. Bu şekilde bir anlamda kötü ahlaklarına karşılık bulurlar. Allah, inkar edenlerin yaşadığı bu zor hayatı Kuran ayetlerinde "sıkıntılı bir geçim" sözleriyle şöyle tanımlamaktadır:
Kim de Benim zikrimden yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır ve Biz onu kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz. O da (şöyle) demiş olur: "Ben görmekte olan biriyken, beni niye kör olarak haşrettin Rabbim?" (Allah da) Der ki: "İşte böyle, sana ayetlerimiz gelmişti, fakat sen onları unuttun, bugün de sen işte böyle unutulmaktasın." İşte Biz ölçüsüzce davrananları ve Rabbinin ayetlerine inanmayanları böyle cezalandırırız; ahiretin azabı ise gerçekten daha şiddetli ve daha süreklidir. (Taha Suresi, 124-127)

Huzur ve güven içinde yaşamanın zevkini yitirmişlerdir
Cahiliye insanlarının ruh halini gözlemlediğimizde, sürekli olarak bir gerilim ve huzursuzluk içerisinde olduklarını, korku ve endişe dolu bir dünyada yaşadıklarını görürüz. Sokak aralarında yüzlerinde dehşet ifadesiyle, her an bir tehlikeyle karşılaşma korkusu içinde dolaşan insanlar, kendilerine hor davranılacağı endişesiyle yaşadıkları her hallerinden belli olan yaşlı veya düşkün insanlar, fakirlikleri nedeniyle toplumda ezilmenin, saygı ve hürmet görmemenin huzursuzluğunu yaşayanlar, sahip oldukları zenginliklerin ellerinden alınacağı, her an kandırılacakları endişesi içinde olanlar bu ortamdaki insan manzaralarından sadece birkaçıdır.
Bu sokakta yaşanan durumdur. Aynı gerilim ve korku ortamları insanların en rahat ve en fazla güven içerisinde olmaları gereken yerlerde de yaşanır. Hemen her gün yaşanan aile kavgaları, ailelerin çocuklarına karşı hoşgörüsüz davranmaları evlerde yaşanan gerilimlerin kaynaklarından sadece ikisidir.
İş ortamlarında da durum bundan farklı değildir. Birbirlerine karşı olan hoşgörüsüz tavırları ve kendi deyimleriyle "birbirlerinin "ayaklarını kaydırmaya" yönelik rekabete girmeleri nedeniyle aynı huzursuzluk işyerlerine de hakim olmuştur. Bu nedenle bazı insanlar her an hata yapma korkusuyla yaşamakta ve yaptıkları hataları gizleyebilmek için büyük bir gerilim içerisine düşmektedirler.
Birçok insan en yakınlarına bile güvenememekte, maddi manevi aldatılma ihtimali nedeniyle, sürekli olarak gerilim içinde yaşamaktadır. Dünyanın dört bir yanında çocuklar kendi ailelerinin mal varlığını çalabilmekte, aileler çocuklarını öldüresiye dövebilmekte, para için sokak ortasında hiç tereddütsüz birbirlerini öldürebilmektedirler. Hemen hemen her gün televizyon ekranlarına yansıyan, dehşet ve korku dolu görüntüleri görmektedirler.
Terör ve şiddet olayları artık birçok ülkede sıkça görülen olağan olaylar haline gelmiştir. Yüzlerce insanın bulunduğu alış veriş merkezlerinin ya da iş yerlerinin bombalanması, güvenli zannedilerek para yatırılan bir bankanın soyulması ya da banka sahibinin müşterilerini dolandırıp paraları zimmetine geçirmesi, evlendikleri ya da yanlarında çalıştırdıkları, koruyup kolladıkları insanların kendilerini kandırması son derece sık rastlanan olaylardır. Gazete sayfaları, okuyanları her gün biraz daha hayrete düşüren bu tarz dehşet verici olaylarla doludur.
Peki ama tüm bunların sebebi nedir ?
Elbette ki kitabın başından beri üzerinde durduğumuz gibi, bu durumun da ana sebebi, bu acımasızlıkları yapan insanların Kuran ahlakından uzak bir yaşam sürmeleri, Allah'tan gereği gibi korkmamalarıdır. Allah'tan gereği gibi korkmuş olsalar, kimse kimseye karşı haksız ve adaletsiz bir tavırda bulunmayacak, herkes birbirinin iyiliğini düşünecek, birbirini koruyup kollayacak ve güzel ahlak gösterecektir. Hiç kimse sürekli olarak endişe ve gerilim içerisinde yaşamak zorunda kalmayacak, huzur ve güvenlik dolu bir ortam oluşacaktır.
Korku ve endişelerden kurtulmak ise, ancak Allah'a tevekkül etmekle mümkündür. Zira yaşanan sıkıntı ve gerilim tüm olayların Allah'ın kontrolünde geliştiğinin bilincinde olmamaktan, Allah'a güvenip teslim olmaktan kaynaklanmaktadır. Söz konusu sıkıntıları yaşayan kişiler etraflarında olup biten olayların, muhatap oldukları insanların istisnasız tümünün Allah'ın kontrolünde olduğunun şuurunda değillerdir. Deprem, sel, yağmur ya da yangın gibi olayların kendi kendine gelişen bağımsız olaylar olduğuna inanırlar. Allah'a iman etmedikleri için tüm bunların tesadüf, şans ya da uğursuzluk gibi hayal ürünü kavramlara bağlı olarak geliştiğini zannederler. Böyle düşündükleri için de her an yeni bir sürprizle karşılaşma ihtimalinin verdiği gerilimi yaşarlar. Oysa sürekli korku ve endişe içinde dolaşmak çözüm değildir. Aksine bu şekilde çok zor, huzursuz ve mutsuz bir hayat yaşar, mevcut güzelliklerden de hiçbir zevk alamazlar.
Çözüm Allah'a güvenmektedir. Tüm kainatta olup biten herşey sadece Allah'ın kontrolündedir. Ve Allah iman eden kulları için her olayı hayırlı yaratır. İman edenler de iyi veya kötü, güzel veya çirkin görülen tüm olayları Allah'ın insanları denemek ve güzel davranışlarda bulunanları mükafatlandırmak için yarattığını bilirler. Dolayısıyla nasıl bir olayla karşılaşırsa karşılaşsınlar, Allah'ın kendilerini koruyacağını ve her olayın kendileri için hayır olacağını bilirler. Bundan dolayı da içleri çok rahattır. Allah, bu gerçeği görüp Kendisine samimiyetle teslim olan kullarını Katından indirdiği bir "huzur ve güven duygusu"yla desteklemektedir:
Mü'minlerin kalplerine, imanlarına iman katıp-artırsınlar diye, 'güven duygusu ve huzur' indiren O'dur. Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır: Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Fetih Suresi, 4)
Aynı şekilde dünyada gelişen olaylar gibi, tüm insanlar da yine Allah'ın kontrolünde, O'nun izniyle ve O'nun bilgisi dahilinde hareket etmektedirler. Allah'ın Kuran'da "Allah sana bir zarar dokunduracak olsa, O'ndan başka bunu senden kaldıracak yoktur. Ve eğer sana bir hayır isterse, O'nun bol fazlını geri çevirecek de yoktur. Kullarından dilediğine bundan isabet ettirir. O, bağışlayandır, esirgeyendir." (Yunus Suresi, 107) ayetiyle belirttiği gibi, Allah izin vermedikçe kimse kimseye ne zarar verebilir, ne de fayda sağlayabilir.
Bu gerçeği bilmek, müminlere korkudan, endişeden, gerilimden uzak, huzur ve güvenlik dolu bir hayat sağlar. Allah'a iman etmemekte ve Kuran'a uymak yerine kendi sapkın mantıklarına göre yaşamakta direnen cahiliye insanları ise, bu güvenliğin, huzurun, mutluluğun zevkinden uzak bir yaşam sürerler. Bu, inkarlarına karşılık Allah'ın onlara dünya hayatında yaşattığı kayıplardan sadece bir tanesidir.
SAYIN ADNAN OKTAR'IN 2 NİSAN 2008 TARİHLİ BASIN TOPLANTISI
ADNAN OKTAR: Ben sokakta insanlara bakıyorum, birbirlerinin yüzlerine dahi bakmıyorlar gezerken, giderken. Herkes birbirinden korkuyor, muazzam bir sevgisizlik var. Halbuki insan yolda giderken birini gördüğünde selamlaşır, hal hatır sorar, güleryüz gösterir, değil mi? Sevgiyle bakar, böyle birşey yok. Bu gidişat nedir böyle? Millet birbirini sevsin, Milletimiz birbirini sevsin. Bu dehşet ortamı, bu sıkıntı ortamı kalksın artık...
SAYIN ADNAN OKTAR'IN İHA RÖPORTAJI, 6 NİSAN 2008
ADNAN OKTAR: Kardeşlik bağlarının iyi güçlendirilmesi gerekiyor, sevgi bağlarının iyi güçlendirilmesi gerekiyor. Ben dışarıya çıkıyorum, insanlara bakıyorum, insanların yüzü gülmüyor. Kimse birbirinin yüzüne bakmıyor, kimse de bir sevgi alameti yok. Yüzleri donuk. Bir kere bu belanın kaldırılması lazım. Bu sevgi niye gitti bu bizim milletimizden, bu neşe niye gitti, bunu hemen halletmek lazım. Çünkü ruh enerjisi gitmiş, o ruh enerjisini yeniden bizim milletimize vermek lazım. Sevgi gözüyle yaklaştırtmak lazım birbirlerine karşı.

Ümitvar olmanın zevkini yitirmişlerdir
Cahiliye toplumlarında insanlar "hayatın bazı kesin gerçekleri" olduğuna, böyle bir dünyada ümitvar olmanın ise bir çeşit "teselli metodu" olduğuna inanırlar. Onlara göre "parası olanın güçlü olması", "fakirin doğal olarak ezilmesi", "iyilik yapmanın saflık olması", "doğru konuşanın mağdur olması", "güzelliğin, paranın, makamın her kapıyı açması" gibi prensipler "hayatın gerçekleri"dir. Bu çarpık bakış açısına göre, insanlar dünyayı bu gerçekleri bilerek yaşamalı, olayları ve insanları hep bu gerçekleri göz önünde bulundurarak değerlendirmelidir. Çünkü bu batıl inançlarına göre hayat kesin olarak bu kurallara göre gelişmektedir. Ve yine kendi deyimleriyle, "dünya tersine dönmedikçe" bu kurallarda hiçbir değişiklik olmayacaktır.
Oysaki insan yaşamında "hayatın gerçekleri" diye bir kavram geçerli değildir. Sadece Allah'ın Kuran ile bildirdiği gerçekler vardır. Ve Allah insanlara ümitvar olmalarını emretmektedir. Çünkü Allah'ın gücü herşeye yeter. Allah, Kendisine dua edenin duasını kabul edeceğini bildirmekte, iyi ve güzel davranışlarda bulunanlar için hep daha fazlası ve daha güzeli olduğunu belirtmektedir:
Göklerde ve yerde olanlar Allah'ındır; öyle ki, kötülükte bulunanları, yaptıkları dolayısıyla cezalandırır, güzel davranışta bulunanları da daha güzeliyle ödüllendirir. (Necm Suresi, 31)
Ancak cahiliye insanları hayatlarını son derece sapkın inançlar üzerine kurdukları için, ortaya karamsar ve ümitsiz bir ruh hali çıkar. Tüm dünyayı, yaşadıkları olayları, karşılaştıkları insanları hep bu ruh haliyle, bu bakış açısıyla değerlendirirler. Bundan dolayı da mutsuz bir hayat yaşarlar.
Karamsarlık ve ters bakış açısı tüm yaşamlarına hakimdir. Geleceğe yönelik bitmek bilmeyen endişeler taşırlar. Her biri yarın neler olacağını, ideallerinin, isteklerinin nasıl şekilleneceğini düşünüp sürekli tasalanırlar. Hemen her gün; yolda, otobüste, iş yerlerinde, her gece yataklarına yattıklarında içlerinden hep sürekli bu konuları düşünür, bunlar hakkında akıllarından binlerce hayali senaryo üretirler. Sonra da günlerce bu hayali olumsuzlukları yenmekle uğraşır, bunları ortadan kaldırmanın mücadelesini verirler. Örneğin üniversiteyi daha kazanmadan, dört senenin nasıl geçeceğinin, nasıl mezun olacaklarının, mezun olduktan sonra nasıl iş bulacaklarının endişesini yaşarlar.
Tüm bunları düşünürken olayları kendi akıllarında hep olabilecek en olumsuz şekliyle kurar, daha okula başlamadan, kesin olarak gerçekleşeceğine inandıkları bu gelişmelerin hüznünü yaşamaya başlarlar. İstedikleri yeri kazanamayacaklarını, kazansalar bile bunun maddi yükünü kaldıramayacaklarını, bir yandan çalışmak zorunda kalacakları için derslerinde başarılı olamayacaklarını, mezun olamayacaklarını, olsalar bile iş bulamayıp bunca emeğin ardından ortada kalacaklarını düşünüp dururlar.
Cahiliye insanlarının yaşadığı bu ruh hali sadece geleceğe yönelik planlarında değil, günlük hayatlarında da kendini gösterir. Örneğin sabah evden çıktıkları andan itibaren içlerinde geç kalacaklarının, otobüslerini kaçıracaklarının endişesini yaşarlar. Eğer kaçırmazlarsa bu sefer de trafiğin sıkışması ihtimalini düşünüp sıkılırlar. Eğer otobüslerini kaçırırlarsa, işlerine geç kalacaklarının, müdürlerinden ikaz alıp iş yerindekiler üzerinde olumsuz bir izlenim bırakacaklarının tasasına kapılırlar. Kurdukları bu hayallere, tüm bunlar için yine hayali çözümler üretmeye başlarlar. Örneğin işe geç kaldıklarında durumu müdürlerine nasıl açıklayacaklarına dair zihinlerinde hayali konuşmalar yapar, sorumsuz bir insan olmadıklarını göstermek için gün içinde neler yapabileceklerine dair senaryolar üretirler.
Oysa Allah Kuran'da "Gaybın anahtarları O'nun Katındadır, O'ndan başka hiç kimse gaybı bilmez. Karada ve denizde olanların tümünü O bilir, O, bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez; yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru dışta olmamak üzere hepsi (ve herşey) apaçık bir kitaptadır." (En'am Suresi, 59) ayetiyle, henüz gerçekleşmemiş olayları sadece Kendisinin bilebileceğini bildirmiştir. Çünkü geçmişteki ve gelecekteki tüm olayları Allah yaratır. Dolayısıyla insanın kendi kendine kafasında senaryolar yazmasının, bitmek bilmeyen kuruntulara kapılmasının hiçbir anlamı yoktur. Allah nasıl dilerse olaylar öyle olacaktır.
Ayrıca Allah insanlara "... Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin. Çünkü kafirler topluluğundan başkası Allah'ın rahmetinden umut kesmez." (Yusuf Suresi, 87) ayetiyle hiçbir zaman için ümitsizliğe kapılmamalarını emretmektedir. Bir başka ayetinde ise Allah,"Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm. Öyleyse, onlar da Benim çağrıma cevap versinler ve Bana iman etsinler. Umulur ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar." (Bakara Suresi, 186) şeklinde bildirmekte, Kendisine dua edenin duasına karşılık vereceğini hatırlatmaktadır. Ümitvar olarak, hiçbir şüpheye ve kuruntuya kapılmadan Allah'ın kesin olarak yardım edeceğini bilerek yapılan bir dua -Allah'ın izniyle- karşılık bulacaktır.
Karamsarlığa kapılmak, olayları olumsuz gözle değerlendirmek ya da geleceğe karamsar bir ruhla bakmak için hiçbir neden yoktur. Tek şart samimi bir kalple Allah'a iman etmek, O'na gönülden güvenmek, sonuç ne olursa olsun bunun hayır olacağını bilerek Allah'a teslim olmaktır.
Allah'a iman etmekte direnen ve tamamen kendi cahilce mantık örgüleri doğrultusunda bir yaşam sürmekte ısrar eden cahiliye insanları, Kuran'dan yüz çevirmelerinin karşılığını karamsar ve ümitsiz bir ruh hali içerisinde yaşayarak alırlar. Ahirette ise, inkardaki bu ısrarlarının karşılığını kurtuluştan ümit kesmiş bir hayat yaşayarak alacaklardır. Allah inkar edenlerin bu durumunu Kuran'da şöyle bildirir:
Şüphesiz suçlu günahkarlar, cehennem azabı içinde süresiz kalacaklardır. Onlardan (azab) hafifletilmeyecek ve orada onlar umutlarını kaybetmiş kimselerdir. Biz onlara zulmetmedik; ancak onların kendileri zalimlerdir. (Zuhruf Suresi, 74-76)

Aklın ve derin düşünmenin zevkini bilmezler
Akıl insanların en çok ihtiyacını duydukları, ama çevrelerinde çok nadir olarak rastlayabildikleri özelliklerden biridir. Bazı insanlar gerek günlük hayatları içerisinde karşılaştıkları problemleri çözümlerken, gerekse geleceğe yönelik planlar yaparken, tüm detayları en mükemmel şekilde tasarlayıp en akılcı kararlar almayı ve sağlam adımlarla ilerlemeyi isterler. Kendi bilgi, tecrübe ve muhakemelerinin yetersiz kaldığı noktalarda ise, kendilerine yol gösterecek akıllı, ferasetli, basiretli insanların yardımına ihtiyaç duyarlar. Ancak her zaman istedikleri bu aklı kendilerine verebilecek insanlara rastlayamazlar. Çevrelerindeki kişilerden duyabildikleri sözler, öğrenebildikleri çözüm yolları hep alışılmış tavsiyelerden ibarettir.
Bunun önemli bir nedeni, cahiliye insanlarının çevrelerindeki diğer insanları hoşnut etmeye yönelik, kendilerinden beklendiği gibi bir hayat sürmeleridir. Doğru olanı, güzel olanı, faydalı olanı araştırıp bulmak yerine, kendilerine dünya hayatında hangi kimliği uygun görüyorlarsa o kimliğin gerektirdiği cahiliye kıstaslarına göre yaşamalarıdır. Böyle olunca söz konusu insanlar "ezbere bir hayat" yaşamaya başlarlar.
Ezbere yaşanan bir hayat tarzında, düşünmenin ve akıl kullanmanın yeri yoktur. İnsanların nerede ne yapacakları, nasıl davranacakları, hangi yöntemleri kullanacakları hep önceden belirlenmiştir; nesilden nesile aktarılan sabit bir hayat şekli vardır. Bu hayat şeklini sorgulamak, yanlışlarını görüp doğrularla değiştirmek hiçbir şekilde yanaşılmayan bir tavırdır.
Allah Kuran'da cahiliye toplumundaki bu bakış açısına şöyle dikkat çekmektedir:
"Ne zaman onlara: "Allah'ın indirdiklerine uyun" denilse, onlar: "Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız" derler. (Peki) Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?" (Bakara Suresi, 170)
Bazı insanlar atalarından kendilerine miras kalan hayat tarzına o denli alışmışlardır ki, hayatlarının her aşamasında aklın eksikliğini hissettikleri halde, bunu nasıl elde edebileceklerini düşünmeye bile yanaşmazlar. Oysa aklın kaynağı imandır. Allah bu gerçeğe Kuran'da, "Ey iman edenler, Allah'tan korkup-sakınırsanız, size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış (furkan) verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük fazl sahibidir." (Enfal Suresi, 29) ayetiyle dikkat çekmektedir.
Akıl kullanmak ve yenilik getirebilmek, köklü çözümler alabilmek, kalıplaşmış davranışların dışına çıkabilmek iman edenlere özgü bir özelliktir. Allah'ın Kuran ile bildirdiği gerçekleri kavramak ve Kuran'a göre yaşamak insana aklı kazandırır. Cahiliye toplumunun akıldan yoksun bir topluluk oluşu da işte bu gerçeklerden habersiz olmalarından ve yaşamlarını çarpık temeller üzerine kurmuş olmalarından kaynaklanır.
Aklın eksikliği cahiliye toplumuna ikinci bir mahrumiyet daha getirir. Akıllarını kullanmadıkları için düşünmek gibi önemli bir özellikten de yoksun yaşamak zorunda kalırlar. Kuran'ın pek çok ayetinde Allah "düşünmenin" ve "derin düşünmenin" önemine dikkat çekmektedir. İnsan düşünerek gerçekleri görür, doğruları bulur, güzel davranışlarda bulunur, insani özellikleri ancak düşünerek kazanabilir.
Allah Kuran'da düşünmeyen ve akletmeyen insanların durumunu şöyle örneklendirmektedir:
İnkar edenlerin örneği bağırıp çağırmadan başka bir şey işitmeyip (duyduğu veya bağırdığı şeyin anlamını bilmeyen ve sürekli) haykıran (bir hayvan)ın örneği gibidir. Onlar, sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bundan dolayı akıl erdiremezler. (Bakara Suresi, 171)
Gerçek şu ki, Allah Katında, yerde debelenenlerin en kötüsü, (bir türlü) akıl erdirmez olan sağırlar ve dilsizlerdir. (Enfal Suresi, 22)
Zeka kavramı, insanın düşünme, algılama, yargılama ve sonuç çıkarma yeteneklerini ifade eder. İlk kez karşılaşılan ya da ani olarak gelişen olaylara uyum sağlayabilme, anlama, öğrenme, analiz yeteneği, beş duyunun, dikkatin ve düşüncenin yoğunlaştırılması, ayrıntılara dikkat edilmesi hep zeka sayesinde gerçekleştirilir. Dolayısıyla akıldan yoksun olan insanlar zekaları sayesinde yaşamlarını sürdürebilir, ihtiyaçlarını karşılayabilirler. Çalışarak, ezberleyerek, kendilerini eğiterek, edindikleri bilgi, birikim ve tecrübeleri kullanarak belirli bir noktaya kadar ortaya bir şeyler çıkarabilirler. Ancak akıl insana tüm bunların üzerinde farklı bir kavrayış ve derinlik kazandırır.
Akıl insanın önünde uçsuz bucaksız bir ufuk açar. Herşeyden önce her konuda insana yol gösterir ve doğruya iletir. Orijinal, ilk kez yaşanan ya da beklenmedik olaylar karşısında en makul tavrı gösterebilmesini, içinden çıkılmaz gibi görülen, tıkanmış konulara çözüm getirebilmesini, her konuda en doğru teşhisleri yapabilmesini sağlar. Bunun yanında sevmek, sevilmek, güven verebilmek gibi özellikler de yine ancak akılla elde edilebilir; insan aklı oranında sevebilir, saygısını aklı oranında ifade edebilir.
Akıl insanın hayatındaki maddi manevi herşeyin kalitesini artırır. Akıllı insanın sohbeti, konuşmaları ve tüm tavırları çok zengin olur. Düşünce ufku çok geniş, alışılmışın dışında, benzersiz ve örneksizdir. Her tavrı, her sözü hikmetli, doğru ve isabetlidir.
İşte cahiliye toplumu bu önemli ve hayati özellikten yoksundur. Yaşamlarını aklın kullanılmadığı, ezbere yaşanılan, toplum psikolojisiyle, "kim ne der" düşüncesiyle hareket edilen bir dünyada sürdürürler. Bu da ortaya, eksikliklerini fark edemeyen, bunlara kalıcı çözümler getiremeyen, mutluluğu yanlış yollarda arayan bir insan modeli çıkmasına neden olur.

İffetli, vakarlı ve onurlu olmanın zevkini yitirmişlerdir
Cahiliye toplumlarında insanlar birbirlerine belirli bazı maddi değerlere göre saygı duyarlar. Ancak bu saygı içten gelen değil, çoğunlukla sahte ve karşı tarafın sahip olduğu imkanlardan menfaat elde etmeye dayalı bir duygudur. İnsanların birbirlerine karşı gerçek anlamda saygı duymalarını sağlayacak özellikler ise, bu maddi değerlerle hiçbir şekilde ölçülemeyecek kadar kıymetli ve taklidi mümkün olmayan erdemlerdir. İffet, vakar ve onur gibi kavramlar bu erdemlerden bazılarıdır. Bu kavramlar bir insana değer ve anlam kazandıran, insanların gözünde gerçek anlamda saygı ve sevgi uyandıran özelliklerdir. Dünyanın en zengin, en güzel ya da en rütbeli insanı olsa dahi, bunların hiçbiri insanların ruhunda iffetli, vakarlı ve onurlu bir insana karşı duyulan saygı hissini oluşturamaz. İffetli ve vakarlı bir insana doğal bir saygı duyulur. Bu özelliklere sahip olan bir insanın doğal bir heybeti ve güzelliği, doğal bir ruh derinliği ve asaleti vardır.
Cahiliye insanları ise, iffetli olmanın zevkini ve güzelliğini, iffetli insanlara karşı duyulan bu hayranlığı yaşayamazlar. Gerek ahlaki gerekse toplumsal alanda her geçen gün artan dejenerasyon, insanlara bu tavır güzelliğinin önemini unutturmuştur. Dejenerasyonu bir modernlik unsuru olarak ele alan kimi cahiliye insanları, bu tür erdemlerdense, birbirlerine üstünlük sağlayabilecekleri dünyevi özelliklere önem verir hale gelmişlerdir. Bir insanın hangi semtte oturduğu, hangi marka ve hangi model arabaya sahip olduğu, en son modayı takip edip etmediği, en son çıkan müzik gruplarının albümlerini bilip bilmediği gibi konular bu insanlar için iffet ve vakardan çok daha önemli hale gelmiştir. Kendilerine bir arkadaş seçecekleri zaman bu kişinin ahlak seviyesine, iffetine, onuruna bakmak akıllarına çok sonra gelir.
Hatta Kuran ahlakından uzak bazı insanlar, bir kimsenin iffetine önem vermesini, onurlu ve vakarlı tavırlar içerisinde olmasını hiç istemezler. Bu nedenle dostluk kuracakları kişileri de kendi yanlış bakış açılarına sahip insanlar arasından seçmeyi tercih ederler. Ancak elbette ki bu durumda da birbirlerine karşı saygı duyabilmeleri mümkün olmaz. Aksine, ahlaklarındaki dejenerasyona uygun olarak birbirlerine karşı alabildiğince çirkin ve ters tavırlarda bulunurlar ki, işte bu da yaşadıkları çirkin ahlakın kendilerine geri dönen sıkıntılarından biridir.
Cahiliye toplumunun zevkini yitirdiği bir başka özellik de, onurdur. Küçük insanlarla küçülmemek, basit davranışlara, küçük çıkarlar elde etmek için küçük sahtekarlıklara, yalana, ikiyüzlülüğe tenezzül etmemek, insanların cahilce tavırlarına olgun davranışlarla ve güzel ahlakla karşılık vermek cahiliye insanlarının çoğunun uygulamadığı tavırlardır. Onuru daha çok para, mal mülk, itibar sahibi olmakla, kibir yapmakla, söylenen bir sözün altında kalmamakla, insanlara yukarıdan bakarak, sahip olduklarıyla üstünlük taslayarak elde edebileceklerini sanırlar.
Peki iffet, onur, vakar gibi erdemlerin yitirilip bunların yerine maddi değerlerin önem kazandığı bir dünya bu insanları nasıl bir hayata sürükler?
Herşeyden önce ahlaki dejenerasyon insanlara sandıkları gibi rahatlık, özgürlük ya da rahatlık getirmez. Tam tersine sınır tanımayan, hayatı en uç noktalarda yaşayan, manevi değerleri, insanı insan yapan özellikleri hiçe sayan insanların yaşadığı bir toplum modeli bu kimseleri büyük bir kaosa ve boşluğa sürükler. Sapkın akımların peşi sıra giderek hayatlarını mahveden, uyuşturucu bağımlısı olup intihara kadar varan şiddet eylemlerinde bulunan gençlerin durumu, bu kaosun sadece küçük çaplı örnekleridir. Ve tüm bunlar bu insanların ruhlarında yaşadıkları boşluk nedeniyledir.
İffete, vakara, onura önem vermeyen, güzel ahlaka, insani erdemlere ihtiyaç duymadan yaşayabileceklerini zanneden bu insanlar manevi anlamda olduğu kadar fiziksel olarak da büyük bir çöküntüye uğrarlar. Ruhlarındaki bu boşluk yüz ifadelerine, bakışlarına, konuşmalarına, tavırlarına da yansır. Fiziksel olarak her ne kadar üstün özelliklere sahip olurlarsa olsunlar, bunların her biri etkisini kaybeder. Yüzünün hatları belki çok güzeldir ama bakan bir insanın kalbinde bir etki ya da heyecan uyandırmaz. Çünkü bir insanın ruhunda bir anlam kalmadığında, bu boşluk yüzüne de yansır. Gözlerinde boş, anlamsız, mat ve ölü bir bakış oluşur. Bu insanın manevi derinliğinin, ruhi zenginliğinin olmadığı dışarıdan bakanlar tarafından hemen anlaşılır.
Böyle insanların tüm yaşamlarına, birbirlerinde gerçekten sevmeye, saygı duymaya, sadakat göstermeye değecek özellikler olmadığını içten içe bilmenin verdiği ruhsuzluk hakimdir. Böyle olunca da ne gerçekten sevebilir, ne gerçek anlamda dost olabilir, ne de birbirlerine gerçek anlamda değer verebilirler.
İşte tüm bunlar cahiliye insanlarının Kuran ahlakını yaşamaya yanaşmamalarının sonuçlarındandır. Allah korkusunun olmadığı, insanların vicdanlarını kullanmadıkları, güzel ahlaka ve bunun getirdiği insani değerlere önem vermedikleri bir anlayışta böyle sonuçların ortaya çıkması son derece olağandır. Kuran ahlakı insanların bu sıkıntılarına son verebilecek tek çözümdür. Sevmek, sevilmek, mutlu olmak, dünya hayatının güzelliklerinden zevk almak, ancak Allah'ın belirlediği güzel ahlaka göre yaşamakla mümkündür.

Cahiliye insanlarının hiç tatmadıkları bir zevk:"Allah'ın rızası için yaşamak"
Yaşamlarını dünya hayatının peşinden koşarak tüketen cahiliye insanlarının kaybettikleri zevklerin biri de, Allah'ın rızasına uygun hareket etmenin, O'nun sevgisini, dostluğunu ve yakınlığını ummanın verdiği derin heyecandır. Bu, birçok cahiliye insanının hayatları boyunca hiç farkına varamadıkları ve hiç tatmadıkları çok derin bir duygudur. Bir insanın en yakın dostu, yegane yardımcısı ve destekçisi, asıl sevdiği ve tüm hayatını rızasını kazanmaya adadığı Rabbimiz Allah'tır. İman eden bir insan, uyandığı andan itibaren tüm vaktini Allah'ın beğeneceği bir ahlak gösterebilmek, O'nun sevgisini kazanabileceği davranışlarda bulunmak için geçirir. Allah'ın hoşnut olacağını umduğu bir tavır gösterebildiği her an, iman eden bir insan için büyük bir heyecan kaynağı ve büyük bir sevinç vesilesi olur. Allah üstün güç sahibi Yaratıcımız'dır ve O'nun kudreti karşısında her insanın yapması gereken kulluk görevlerini eksiksiz olarak yerine getirmektir. İman sahibi bir insan ibadetlerine gösterdiği titizlikle kendini belli eder. Allah 'ın farz kıldığı 5 vakit namaz, abdest ve oruç gibi ibadetlerini yaşamı boyunca şevkle sürdürür. İbni Ömer radıyallahu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuşlardır: "İslam beş temel üzerine bina kılınmıştır: Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın Resulü olduğuna şahitlik etmek. Namazı dosdoğru kılmak, zekâtı hakkıyla vermek, Allah'ın evi Kâbe'yi haccetmek ve Ramazan orucunu tutmak." (Buhârî, Îmân 1, 2, Tefsîru sûre(2) 30; Müslim, Îmân 19-22. Ayrıca bk. Tirmizî, Îmân 3; Nesâî, Îmân 13) Aynı şekilde Allah'ın rızasına uygun olmayan bir tavırdan, O'na olan sevgisinden dolayı sakınması, O'na olan sadakatinden ve bağlılığından taviz vermemiş olması da yine iman eden bir kimsenin kalbinde derin bir mutluluk hissi oluşmasına neden olur.
Salih bir mümin tüm hayatı boyunca, insanlar arasında Allah'ın en sevdiği, en çok hoşnut olduğu, Allah'a en yakın kişi olabilmek için çabalar. Bu çabanın ruha verdiği haz, dünyadaki hiçbir nimetten alınacak zevkle kıyaslanamaz.
Allah, Kuran'ın bir ayetinde "...Allah, İbrahim'i dost edinmiştir." (Nisa Suresi, 125) şeklinde bildirir. Mümin bir kimse, peygamberlerin ahlaklarını kendisine örnek alarak, Allah'ın Hz. İbrahim'e lütfettiği dostluk nimetine layık olup, Allah'ın yakınlığını kazanabilmek için tüm hayatı boyunca samimi bir çaba harcar.
Allah Kuran'da iman edenlerle ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:
"Öne geçen Muhacirler ve Ensar ile onlara güzellikle uyanlar; Allah onlardan hoşnut olmuştur, onlar da O'ndan hoşnut olmuşlardır ve (Allah) onlara, içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük 'kurtuluş ve mutluluk' budur." (Tevbe Suresi, 100)
İman eden bir kimse Allah'ın ayette bildirdiği insanlardan olabilmek ve Rabbimizi hoşnut etmek için elinden gelen herşeyi yapar. Bu samimi çabanın ruhta oluşturduğu coşku, vicdanda uyandırdığı huzur ve güven duygusu insana çok derin bir haz verir. Tüm bu zevkler müminlerin ahirette de sonsuza dek tadacakları nimetlerdendir. Allah, iman eden kulları için ahirette de "rahmetinin, rızasının ve cennetinin" olduğunu müjdelemektedir:
De ki: "Size bundan daha hayırlısını bildireyim mi? Korkup sakınanlar için Rablerinin Katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah'ın rızası vardır. Allah, kulları hakkıyla görendir." (Al-i İmran Suresi, 15)
İşte cahiliye insanları tüm bu nimetlerin varlığından habersiz bir yaşam sürerler. Vicdanlarına uymadan, sadece hırslarının ve tutkularının ardından giderek yaşadıkları için, tüm bu güzelliklerden mahrum kalırlar. Ve bu mahrumiyet diğer nimetlerde olduğu gibi, ahiret hayatında da Allah dilediği sürece devam edecektir.