İNKAR EDENLERİN DÜNYA HAYATINDA
YİTİRDİKLERİ ZEVKLER
Dünya hayatı insan nefsinin hoşuna gidecek nimetlerle yaratılmıştır. Allah Kuran'da, "Size her istediğiniz şeyi verdi. Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışırsanız, onu sayıp-bitirmeye güç yetiremezsiniz. Gerçek şu ki, insan pek zalimdir, pek nankördür." (İbrahim Suresi, 34) ayetiyle buna dikkat çekmektedir. Üstelik Rabbimiz, insanın, yaşadığı ömür süresince, bu güzelliklerden dilediği gibi istifade etmesine izin vermiştir. Ayrıca Allah Kuran'da, kendilerine verilen tüm bu nimetlerin Rabbimizden geldiğini bilen ve O'na karşı şükredici davranan kullarına, bu nimetlerin daha da artacağını vaat etmiştir. Her biri birbirinden güzel olan bu nimetlere karşı nankörlük edenler için ise, Allah tüm bunları birer azap vesilesine dönüştüreceğini bildirmektedir.
Bu, Kuran'ın önemli sırlarından ve Allah'ın adaletinin tecellilerinden biridir. Aynı zamanda, Allah'ın hikmetli yaratışının önemli bir göstergesidir. Allah dünya hayatında insanlara verdiği süre içerisinde, doğru yolu görüp iman etmeleri için insanlara, sürekli olarak yeni fırsatlar yaratmakta, onlara imanın güzelliğini, inkar içinde geçen bir hayatın ise karanlık yüzünü göstermektedir. İşte insanların inkar ruhu içindeyken her ne güzellikle muhatap olurlarsa olsunlar, ruhlarında gerçek anlamda huzur ve güven duygusu hissedememeleri Allah'ın kullarına olan rahmetinin bir göstergesidir. Bu, onların gerçek mutluluğun, gerçek huzur ve rahatlığın ancak iman ile elde edilebileceğini anlamaları ve Allah'a teslim olmalarını sağlamak için çok önemli bir vesiledir.
Allah'ın bu hikmetli yaratışını görebilen insanlar, inkarın zararını ve imanın güzelliğini anlamakla, hem dünya hayatında yaşadıkları mahrumiyetten hem de ahirette karşılaşacakları, zorluğunu ve gücünü tahmin bile edemeyecekleri sonsuz bir azaptan kurtulmuş olacaklardır.
İşte bu nedenle, kitabın ilerleyen bölümlerinde anlatılacak olan, "inkar edenlerin dünya hayatında tüketip yok ettikleri maddi ve manevi zevkler" ifadesiyle kastedilenlerin doğru bir şekilde anlaşılması son derece önemlidir. Zira kitabın başlığını gören ya da giriş bölümünü okuyan bir insan, kendisini bu anlatılanlardan ve zevklerini yitirip tüketmiş olan insanlardan uzak görmüş olabilir. Hayattan, insanlardan, doğadan ya da dünyaya ait güzelliklerden gayet tatmin edici bir zevk alabildiğini, bu satırlarda dile getirilen sıkıntılardan, bunalımlardan son derece uzak olduğunu düşünmüş olabilir. Fakat yine de bunun hızlıca ve üstünkörü düşünülerek elde edilmiş bir kanaat olabileceğini hatırlatmakta fayda vardır. Eğer dikkatlice gözden geçirilecek olunursa, aslında her insanın bu anlatılanlardan kendisine ibret alabileceği bir şeyler çıkarabileceği anlaşılacaktır.
Zira bazı insanlar, belki de zaman içerisinde alışmaları sebebiyle, içinde bulundukları durumu olağan karşılayabilirler. Oysa gerçekte pek çok zevkten ve güzellikten mahrum bir hayat yaşıyor olabilirler. Nitekim, dünya hayatında Allah'ın insanlar için yaratmış olduğu güzellikler çok detaylı ve çok çeşitlidir. İnsan çoğu zaman, bu güzelliklerin pek çoğunu hiç yaşamamış olması sebebiyle, tattığı birkaç sıradan ve basit zevki yeterli görebilir. Dünya hayatının nimetlerinin bunlardan ibaret olduğun, ya da bunlardan alınacak zevkin ancak kendi aldığı zevk düzeyinde olabildiğine inanmış olabilir. Oysa gerçekte nimetlerin her birinden daha derin zevkler alabilmek mümkündür. Nitekim her insanın aynı güzellikten aldığı zevk farklıdır; kimi çok derin bir heyecan ve zevk duyarken, kimisi bu güzelliğin farkına bile varmayabilir.
İnsanın dünya hayatından yeteri kadar zevk aldığını ve kendisinin bu anlatılanlardan farklı olduğunu düşünmesinin bir başka nedeni ise şudur: İnsan kendisini o güne kadar çevresinde görüp, tanıdığı insanlarla kıyaslayıp, onların ortalamasına göre, hayattan, nimetlerden ve güzelliklerden aldığı zevki yeterli görebilir. Hatta yaşadığı hoşnutluğun herkesten çok daha fazla olduğunu düşünerek bu hatırlatmaların kendisini ilgilendirmediğine kanaat getirebilir.
Bu konudaki üçüncü bir alternatif ise, insanın bu satırları okuduğu ana kadar, daha üstün ve daha derin bir zevki ne kendinde ne de çevresindeki insanlarda hiç görmemiş ve duymamış olmasıdır. Bu durum da insanı yanıltıyor olabilir. Kimsenin ona böyle bir gerçeğin varlığından bahsetmemiş olması, yaşamında böyle bir nimet artışı olabileceğinden haberdar olmaması da onu bu konuda böyle bir kanaate yöneltmiş olabilir. Ama önemli olan bu satırları okumasıyla birlikte, Allah'ın onu dünyada ve ahirette böyle bir nimet kaybından haberdar etmesi ve ona bu mahrumiyetten kurtuluş yollarını duyurup gösteriyor olmasıdır. O ana kadar bu konudan gaflet içerisinde olabilir, ancak bu bilgileri edindikten sonra bunları dikkate alıp düşünmekle ve bu eksiklikten kurtulmak için samimi çaba göstermekle yükümlü olacaktır.
Kişinin bu konuyu değerlendirirken kendisine alması gereken ölçü ise şudur: Belki hayatının her anını bu ruh hali içerisinde geçirmiyor olabilir; belki zaman zaman nimetlerden zevk alıyordur. Ancak bu insanı yanıltmamalıdır. Çünkü eğer kişi ara sıra, hayatının kimi bölümlerinde de olsa, hayatından, rutin alışkanlıklarından, yaptığı faaliyetlerden sıkıntı duyuyor, bıkkınlığa, bezginliğe kapılıyorsa, memnuniyetsiz bir ruh hali içine girip hayatın anlamsızlaştığı kanaatine varıyorsa, bu durum, anlatılanları düşünmesi ve samimiyetle değerlendirmesi için yeterli olmalıdır.
Unutulmamalıdır ki, dünyada yitirilip tüketilen zevkler, ahirette de sonsuza dek sürecek bir karanlığın başlangıcıdır. İnsan ahirette sadece elindeki nimetlerden gereği gibi zevk alamamak gibi bir azabı yaşamakla kalmayacaktır. Allah imandan yüz çevirmeleri nedeniyle sonsuza dek bu insanları çok daha derin azaplar içerisinde yaşatabilir. Aksinde ise, hem dünya hem de ahiret hayatı sonsuza kadar büyük bir nimete dönüşecektir.
İnkar edenlerin içinde bulundukları bu durumun anlaşılması, aynı zamanda iman edenlerin, dinsizliğin kabusunu görüp ibret almaları açısından da son derece önemlidir. Bunu kavrayan insanlar Allah'ın kendilerine iman nasip etmiş olmasından dolayı büyük bir minnetle şükredeceklerdir.
İlerleyen sayfalarda inkar edenlerin kiminin farkında olduğu, kiminin ise farkına bile varmadan hayatını devam ettirdiği, ama aslında yaşamlarını büyük bir azaba dönüştüren nimet kaybından, yitirdikleri maddi ve manevi zevklerden bahsederek, dinsizliğin insanlara dünya hayatında getirdiği kayıpları ortaya koyacağız.

YİTİRİLEN MADDİ ZEVKLER
Yaşadıkları ortamlardan zevk alamamaları
Kuran'da Allah'ın emrettiği ahlakı üzerlerinde bulundurmayan insanlar, yaşadıkları ortamlar ve içinde bulundukları durum ile ilgili son derece sıkıntılı bir üslup kullanırlar. Bir an düşünmek bile bu insanların nasıl bir ruh hali içinde olduklarını anlamak için yeterli olacaktır.
Sizce bu insanlar genelde herşeyin çok yolunda gittiğinden, sahip oldukları herşeyden çok mutlu olduklarından, ellerindeki herşeyin tam istedikleri gibi olduğundan mı bahsederler? Her gün yaptıkları rutin işlerinden, yaşadıkları monotonlaşmış, hatta her karesine kadar ezberlenmiş olan hayatlarından çok memnun olduklarını, bu monotonluktan çok heyecan duyduklarını mı dile getiriler?
Her gün aynı evin aynı odasında uyanıp, aynı yatağı toplayıp, aynı kıyafetleri giyip, aynı koridorlarda yürüyüp, aynı otobüse binip, aynı caddelerden geçerek, aynı iş yerinin aynı odasındaki aynı koltuğa oturup, akşama kadar burada aynı insanlarla aynı sözleri tekrarlayarak yaptıkları kalıplaşmış konuşmalardan çok zevk aldıklarını mı söylerler?
Yoksa her gün aynı evin aynı duvarlarını, aynı iş yerinin her zamanki klasik ortamını, alışkanlık kazandıkları aynı dekorasyonu, aynı mobilyaları, aynı düzeni görmekten, aynı sokaklardan geçip, aynı insan yüzleriyle karşılaşmaktan ne kadar sıkıldıklarından ve bunaldıklarından mı bahsederler? Bu klasikliğin ve monotonluğun hayatlarını nasıl anlamsızlaştırdığından mı yakınırlar?
Bu soruların yanıtları elbette çok açıktır. Cahiliye ahlakını benimsemiş olan insanlar, sürekli olarak yaşadıkları ortamların klasikliğinden, kendilerine heyecan vereceğini sandıkları şeylerin giderek anlamsızlaşıp güzelliğini yitirdiğinden, her gün aynı monotonluğu yaşamaktan büyük bir bıkkınlık duyduklarından bahsederler. Bu bıkkınlık öyle boyutlara varmıştır ki, bu kimseler artık çevrelerindeki hiçbir güzelliği göremez, sahip oldukları ya da muhatap oldukları hiçbir şeyden zevk alamazlar. Bu, sadece yaşadıkları yerlerden, eşyalarından, dekorasyonlarından, manzaralarından sıkıntı duymalarıyla sınırlı kalmaz. Yaşadıkları şehirden, hatta bulundukları ülkeden kaçıp gitmeyi isteyecek kadar ciddi boyutlara varır.
İman eden insanlar içinse, böyle bir durum hiçbir zaman söz konusu olmaz. Hayatları boyunca aynı yerde, aynı eşyalar içerisinde, sürekli aynı işleri yaparak yaşamak durumunda kalsalar dahi yine de bunların her birinden daimi bir mutluluk duyarlar. Çünkü mümine bu zevki veren çevresindeki maddi değerler değil, Allah'a iman etmenin ve sonsuz cennet hayatını ummanın getirdiği heyecandır.
Burada şunu belirtmek gerekir: Elbette bir insanın değişiklik istemesi ya da yaşadığı hayatın monotonluğunu kıracak farklılıkların arayışı içinde olması yanlış bir şey değildir. Aksine bu, insan ruhunun zenginliğini gösteren, güzel bir özelliktir. Ancak burada konu edilen cahiliye insanlarının yaşadıkları bıkkınlık ve arayış isteği, bundan tümüyle farklıdır. Bu kimselerin yaşadıkları ortamlar tek tek ele alınıp örneklendirildiğinde bu fark çok net bir biçimde ortaya çıkacaktır.
Bu ortamların başında hiç kuşkusuz ki, insanların yaşamlarının büyük bölümünü geçirdikleri evleri gelir. Bazı insanlar dışarıda oldukları zamanlarda, tüm yol boyunca bir an önce evlerine ulaşabilmek için can atar, rahat bir nefes alıp keyifli bir akşam geçireceklerinin hayalini kurarlar. Gerçekten de insanın evinde çok huzurlu, güvenli ve neşe içinde olması gerekir. Çünkü evinde en sevdiği, en güvendiği insanlarla yaşamakta, sokağın tüm kargaşasından, güvensiz ve belirsiz ortamından korunmaktadır. Ayrıca birçok insan evindeki şartları en rahat edeceği şekilde tasarlamış, dekorasyonu kendi hoşuna gidecek şekilde düzenlemiştir. Ancak oluşturdukları tüm bu olumlu şartlara ve her gün bu yönde kurdukları hayallere rağmen, din ahlakı taşımayan insanlar evde bulundukları hemen her anlarını sıkıntı içerisinde geçirirler.
Oysa satın aldıkları ya da içine yerleştikleri ilk günlerde evlerinin her köşesinin kendilerine ayrı bir zevk vereceğini sanmışlardır. Ancak her birini özenle seçip aldıkları mobilya ve aksesuarları zaman içerisinde giderek anlamlarını yitirmeye başlar. Kimi zaman birkaç gün, kimi zaman birkaç hafta, en fazla birkaç ay içinde, evleri artık tahammül edemedikleri, bir an önce dışarıya çıkıp başka yerlere gitmeyi istedikleri, kendilerine sıkıntı ve huzursuzluktan başka bir şey vermeyen bir ortama dönüşür. Büyük ve geniş dahi olsa, evleri, artık onlara dar, kasvetli, karanlık ve küçük gelir; sadece sıkıntı ve bıkkınlık hissi vermeye başlar. Nitekim kendi ifadeleriyle "bu ev beni bunaltıyor", "eşyalar üzerime geliyor", "bıktım her gün aynı şeyleri görmekten" gibi sözlerle bu sıkıntılarını sık sık dile getirirler. Artık bu konudaki tüm zevklerini tüketmiş, ilk günlerde büyük heyecan duyarak döşedikleri evleri için duydukları heyecanı yitirmişlerdir.
Meydana gelen bu durumun en önemli sebeplerinden biri ise, bu kimselerin yaşamlarını neredeyse tümüyle "ezbere" yaşamaları, hayatlarının her anını, Kuran ahlakından uzak bir toplumun değer yargıları doğrultusunda önceden belirledikleri standart kalıplara göre geçirmeleridir. Yatış kalkış saatlerinden gün içerisinde yapacakları tüm faaliyetlere, yiyecekleri yemeğin cinsinden televizyonda seyredecekleri programlara kadar herşey otomatikleşmiş, zevkten çok her biri neredeyse birer mecburiyet haline gelmiştir.
Bu insanların yaşadıkları sıkıntıların bir diğer nedeni de, daha önce belirttiğimiz gibi, dünya hayatına karşı bitmek tükenmek bilmeyen bir hırs içerisinde olmalarıdır. Başkalarının sahip olduğu nimetleri kendi elindekilerle kıyasladıkları zaman büyük bir kıskançlık ve huzursuzluk hissi duyarlar. Başkasında olan ve kendilerinde olmayan her nimet, her güzellik onlar için birer üzüntü kaynağıdır. Örneğin evin lüks, deniz manzaralı, bahçeli, havuzlu ya da dubleks olmaması, dekorasyonunun dönemin modasına uygun olup olmaması onlarda bir iç sıkıntısı oluşturabilir.
Yaşadıkları sıkıntı, hırs yaptıkları değerleri elde ettiklerinde de sona ermez. Bu durumda da sahip olduklarını başkalarıyla paylaşmak istemezler. Kendilerinden talepte bulunan bir arkadaşları veya akrabaları olduğunda, sahip olduklarının eksileceğini düşünmenin huzursuzluğunu yaşarlar. Kimi zaman da sahip olduklarını kaybetme korkusu içinde korku dolu bir bekleyişe girerler. En güzel mülklere sahip olsalar bile bunları bir yangın, sel ya da başka bir doğal felaketle bir anda kaybedebileceklerini bilmenin tedirginliğini üstlerinden atamazlar.
Hayatlarından bu kadar memnuniyetsiz olmaları din ahlakından uzak bir yaşam sürmelerinden kaynaklanmaktadır. Allah'ın gücünü ve dünya hayatındaki her olayı denenmeleri için yarattığını düşünmedikleri için kalpleri daimi bir azap içerisindedir.
Oysa müminler hiçbir zaman böyle bir sıkıntı yaşamazlar. Onlar her an her yerde Allah ile birlikte olduklarının bilincindedirler. Dünya hayatının her anının Allah'a olan sadakatlerini gösterebilecekleri bir imtihan ortamı olduğunun şuurundadırlar. Bu nedenle de karşılaştıkları her olaydan, Allah'ın kendileri için yarattığı her şart ve durumdan razıdırlar. Tüm bunları Allah'ın yarattığını bilmeleri, onlara tüm bunlardan zevk alabilecek teslimiyetli ve tevekküllü bir ruh hali kazandırır.
İşte aynı ruh hali yaşadıkları ortamlarda da kendini gösterir. Küçük bir kulübede de, bir köşk ya da sarayda da yaşasalar, hepsinden hoşnut olur ve Allah'a karşı şükredici bir ahlak gösterirler. Çünkü bulundukları binanın mimarisi, inşasında kullanılan malzemeler, bu malzemelerin cinsi, rengi, şekli, evin büyüklüğü-küçüklüğü, modernliği-klasikliği ya da o evde ne kadar süre kaldıkları önemli değildir.
Bunların hepsi insanlar için elbette birer nimettir, ancak müminlerin önem verdikleri, kendilerini mutlu ve huzurlu kılan değerler tüm bunların üzerindedir. Müminler için Allah'ın razı olacağı bir ahlak gösterebilmek herşeyden önemlidir. Elbette onlar da yaşadıkları ortamın en güzel, en modern ve en estetik görünümde olmasını isterler. Hatta çevrelerindeki herşeye iman gözüyle baktıkları için, güzellikleri görebilme, detayları fark edebilme yetenekleri pek çok insana kıyasla çok daha gelişmiştir. Bu nedenle de güzellik, estetik, değişiklik ve farklılık arayışları çok daha zengin olur. Ama aynı zamanda, ne kadar eksikleri olursa olsun, ellerindeki nimetlerin kıymetini ve bunlardan zevk almasını bilirler. Hırsa kapılmamış olmanın verdiği açık görüş ile ellerindekinin incelik ve güzelliklerini görebilirler. Allah, bu ahlaklarına karşılık müminlere herşeyin en güzelini ve bunlardan da en derin zevki alabilme yeteneğini vereceğini vadederek, onlara olan rahmetini ve sevgisini gösterir. Rabbimiz Kuran'da müminler için şöyle buyurmaktadır:
Rabbiniz şöyle buyurmuştu: 'Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size arttırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz, Benim azabım pek şiddetlidir.' (İbrahim Suresi, 7)
Çünkü Allah, yaptıklarının en güzeliyle karşılık verecek ve onlara Kendi fazlından artıracaktır. Allah, dilediğini hesapsız rızıklandırır. (Nur Suresi, 38)
Güzellik yapanlara daha güzeli ve fazlası vardır... (Yunus Suresi, 26)

İş hayatlarından zevk alamamaları
Cahiliye toplumu insanlarının yaşadığı sıkıntılı ruh halinin bir yansımasını da, bu kimselerin iş hayatlarında görmek mümkündür. İş hayatları bu insanların yaşadıkları "kısır döngü"nün çok önemli bir göstergesidir. Dünya hayatını olabilecek en iyi şekilde yaşayabilmeyi ve dünya nimetlerinden maksimum derecede yararlanabilmeyi hayatlarının tek amacı haline getirmiş olan bu tarz insanlar için çalışmak büyük bir külfettir aslında. Çünkü çalışmak, yorulmak ve dolayısıyla da bir anlamda 'iyi yaşayamamak' demektir. Ama aynı zamanda hayatı daha iyi yaşayabilmek için çalışmaya ve çalışma hayatının kendilerine kazandıracağı maddi imkanları elde etmeye de mecburdurlar. Fakat bu çok yorucu, çok emek gerektiren ve çok da vakit alan bir çabadır. Onlar için ideal olan az çalışıp vakitlerinin geri kalan çoğunluğunu da dünya hayatını daha iyi yaşamaya ayırabilmektir. Fakat bu mümkün olmaz. Hatta ellerindekinden memnun olmayıp daha da iyi şartlara ulaşmak istediklerinde, çalışma tempolarını daha da artırmak zorunda kalırlar. Ve sonuç olarak da, daha iyi yaşamak için daha çok çalıştıkça, dünya hayatının nimetlerinden istifade edip bunları kullanabilecek ne vakitleri kalır, ne de enerjileri.
Kuran ahlakından uzak yaşayan insanların iş hayatlarına detaylı olarak göz atıldığında çalışmanın onlar için nasıl bir sıkıntıya ve kısır döngüye dönüştüğü açık bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Çalışma hayatı, insanların vakitlerinin büyük bir bölümünü alır. Genellikle sabah 08.00-09.00 gibi başlayan mesai saatlerinde iş yerlerinde olabilmek için, bu insanların sabahın çok erken saatlerinde uykularından uyanıp yola çıkmaları gerekir. Bunun içinse gece erken bir saatte yatmış olmalıdırlar. Zaten iş yerindeki mesai saatlerinin de saat 18.00 gibi sona erdiğini ve kullanılan araçlar ve trafik nedeniyle de eve dönüşün saat 19.00-20.00'yi bulacağını düşünecek olursak, bu durumda bir gün içerisinde kendilerine ayırabilecekleri vakit en fazla dört-beş saati geçmeyecektir.
Bu dört-beş saatin içerisine de, banyo yapmak, yemek yemek, ev temizlemek, çamaşır ve bulaşık yıkamak, ütü yapmak gibi mecburi ihtiyaçlar sığdırıldığında ise, elde yok denecek kadar az vakit kalır. En hızlı şekilde hareket edildiği varsayıldığında bile bu vakit bir-iki saati geçmez... Dünya hayatını tutkuyla ve hırsla yaşamayı kendisine amaç edinmiş bir insan için günde bir-iki saat, çok açıktır ki, son derece kısıtlı bir süredir. Ve içine düştükleri bu durumu görmek de, bu kimseleri büyük bir kızgınlığa ve bunalıma sürükler. Nitekim bu tarz bir hayat içinde dünyadan istedikleri gibi yararlanabilmeleri pratik olarak mümkün olamamaktadır.
Bu durum din ahlakından uzak insanlar için başlı başına bir huzursuzluk kaynağıdır. Ayrıca mecburiyetin yanı sıra, iş hayatı kendi içerisinde de pek çok zorluk ve sıkıntı içermektedir. Konuyu en başından ele alacak olursak, bu kimselerin iş hayatları ile ilgili sıkıntıları daha üniversite yıllarından başlamaktadır. Televizyonlarda ya da gazete haberlerinde de sık sık görülebileceği gibi, yeni mezunlarla yapılan röportajlarda bu kimselerin iş hayatlarında aradıklarını bulamama konusundaki umutsuzlukları daha bu yıllarda kendini belli etmektedir. Bu umutsuzlukları, hayatları boyunca karşılarına çıkacak olan tüm olayları Allah'ın yarattığını ve bunların her birinde pek çok hayır ve hikmet olduğunu düşünmemelerinden kaynaklanır. Allah'a güvenip tevekkül etmedikleri için, gelecekte karşılarına nelerin çıkacağını düşünmek, onlar için büyük bir gerilim sebebi haline gelir. "Acaba iş bulabilecek miyim?", "Çok para kazanabilecek miyim?", "İşimde istediğim gibi yükselip kariyer sahibi olabilecek miyim?" gibi birbiri ardınca gelen endişeler bu kimselerin huzursuzluk yaşamalarına neden olur.
İş başvurularında bulunmaları, kapı kapı dolaşıp kendilerini bu yerlere kabul ettirmeye çalışmaları, kimi zaman olumsuz tepkiler almaları, olayların Allah'ın kontrolünde geliştiği gerçeğinden habersiz olan bu insanlar için son derece yorucu ve üzücüdür. Ve tüm bu yorucu çalışmalar, çoğu zaman istemedikleri bir işe girmeleriyle son bulur. Tüm üniversite yılları boyunca hayalini kurdukları gibi bir ortamla karşılaşamamış ve istedikleri konumda, istedikleri şartlara sahip bir işte çalışmak yerine, mecbur oldukları için kabul ettikleri bir işte gönülsüzce çalışmaya başlamışlardır. Hedefledikleri ve istedikleri işi yapmıyor olmaları da, çalışma hayatını onlar için külfete dönüştüren önemli sebeplerden biridir.
Her ne kadar yorgun ya da uykusuz olurlarsa olsunlar, her sabah erkenden kalkıp bu -hiç istemedikleri, ama para kazanmak için mecbur oldukları- işe gitmek zorunda olmaları onlar için ayrı bir mutsuzluk sebebidir. Hele bir de bu işe ulaşabilmek için yağmur, kar, çamur demeden birkaç vasıta kullanmaları ve bunlar için kuyruklarda beklemek zorunda kalmaları, yazın sıcakta terleyip kışın soğukta üşümeleri de ayrı birer zorluk oluşturur. İş yerine araba ya da servisle giden kimseler için de durum yine farklı değildir. Bu sefer de saatler boyu trafikte takılıp kalmalarının, her biri birbirinden stresli olan diğer arabaların şoförleriyle zaman zaman tartışmalarının sıkıntısını yaşarlar.
İş yerindeki çalışma ortamı ise bu kimseler için ayrı bir sıkıntı unsurudur. Oysa her biri, yeni bir işe büyük umutlarla başlarlar. Yeni bir çevre edinmenin, para kazanmanın ve iyi bir kariyer sahibi olmanın ilk adımlarını atmanın verdiği heyecan ve şevk içerisindedirler. Fakat huzurlu, güvenli ve neşeli bir ortama girme hayalleriyle başladıkları çalışma hayatı, kısa sürede büyük bir sıkıntı nedeni haline gelir. Güzel ahlakın uygulanmadığı tüm ortamlarda olduğu gibi, bu tarz insanların çoğunlukta olduğu çalışma ortamlarında da, sürekli olarak sürtüşmelerin, çekişmelerin, kıskançlıkların ve daha pek çok huzursuzluğun yaşandığını görürler.
Allah'ın emrettiği güzel ahlaktan uzak yaşayan insanlar, bu ortamda bulunan kişilerle çekişecek farklı sebepler bulurlar kendilerine. Kendilerinden daha üst bir mevkide olan kişilerle kıskançlıktan, daha alt mevkide olan kimselerle ise onları küçük görmelerinden kaynaklanan bir sürtüşme içerisindedirler. Sekreterler, memur ve müdürler, aralarındaki rekabet nedeniyle hiçbir zaman dost olamazlar. Kendi istedikleri göreve bir başkasının atanması, bu kişileri şiddetli sıkıntılara sürükleyen konuların başında gelir. Sürekli olarak kendi haklarının yendiğini, yaptıklarının karşılığını layık oldukları şekilde alamadıklarını düşünürler. Bu nedenle iş yerindeki tüm insanlara -özellikle de müdür ya da yönetici konumunda olanlara- karşı büyük bir kızgınlık duyarlar. Ve tüm bunların sonucunda da kısa sürede çalışma hayatından büyük bir bıkkınlık duymaya başlarlar.
Mesleklerinden, yaptıkları işin türünden, bulundukları makamdan, yapılan işin monotonluğundan dolayı rahatsızlık yaşarlar. Sürekli aynı mekanda bulunup hiç sevmedikleri halde aynı insanların yüzünü görmek ve sevmedikleri bu ortamda oldukça yoğun bir tempoda çalışmak zorunda olmak bu insanları zaman içinde ciddi şekilde yıpratır. Böylece iş yerleri artık hiçbir şekilde gitmek istemedikleri, onları sürekli olarak yoran, strese sokan ve hiçbir mutluluk vermeyen zorlu bir mecburiyete ve adeta bir belaya dönüşür.
Ancak unutulmamalıdır ki, bu durum tümüyle, bu insanların hayatlarını üzerine kurdukları inançlardaki yanlışlıklardan kaynaklanmaktadır. Yoksa elbette ki yaşamlarını sürdürebilmeleri için insanların kendilerine fayda sağlayabilecek bir işte çalışmaları gereklidir. Ve yine insanların, çalışma hayatının getirdiği birtakım mecburi zorlukları tecrübe etmek zorunda kalmaları da son derece doğaldır. Burada asıl önemli olan, çalışma hayatının ve iş ortamının getirdiği tüm bu zorlukların, cahiliye insanlarının yaşadıkları ruh hali nedeniyle birer sıkıntıya dönüşüyor olmasıdır.
Hem kendilerinin hem de çevrelerindeki insanların Kuran ahlakından uzak bir şekilde yaşıyor olmaları, hayatı ve olayları bu gözle değerlendirmeleri, onlar için herşeyi daha da zorlaştıran, büyük sıkıntılara dönüştüren asıl nedenlerdir.
İş hayatında maddi anlamda çok iyi bir yerde bulunan, işini istediği gibi yöneten, kariyer elde etmek ve makam sahibi olabilmek için çaba sarf etmeyen insanlar için de aynı durum geçerlidir. Yüksek yaşam koşullarına sahip olsalar bile, ellerindeki imkanlar bu insanların kalplerindeki boşluğu giderememektedir. Aynı sıkıntılı ruh halini onlar da yaşamaktadırlar. Dünya hayatına olan tutkulu bağlılıkları, mala ve paraya karşı olan hırsları, çevrelerinde olup biten her olaya, karşılarına çıkan her insana menfaat gözüyle bakmaları, onların da huzursuzluk içinde yaşamalarına neden olur.
Görüldüğü gibi sıkıntının asıl kaynağı, insanların zorluklarla karşılaşmalarından değil, tüm bunları cahiliyenin bakış açısıyla, yani Kuran'da emredilen güzel ahlaktan uzak değerlendiriyor olmalarından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla yaşadıkları sıkıntı, onlara, cahiliye inançlarını ısrarla sürdürmeleri nedeniyle Allah'tan gelen karşılıklardan biridir. Kendilerine verilen nimetlerin Allah'tan olduğunu göz ardı edip O'na şükretmeyi unutmalarına karşılık, Allah onları böyle sıkıntılı bir hayata mecbur etmektedir. Dünya hırsına kapılmamış olsalar, ellerindeki imkanların kıymetini bilip Allah'a şükretseler hem nimetlerden çok derin bir haz duyar hem de böyle bir sıkıntı içerisine girmemiş olurlar. Allah bu kimselerin durumuna Kuran'da şöyle dikkat çekmektedir:
Öyleyse kazandıklarının cezası olarak az gülsünler, çok ağlasınlar. (Tevbe Suresi, 82)
Kim de Benim zikrimden yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır ve Biz onu kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz. (Taha Suresi, 124)
İnsan Allah'ın rızasını kazanacağını düşünerek yapacağı bir işte sıkıntı ve bıkkınlık duymaz. Bunun aksine dünyevi amaçlar gözetilerek yapılan bir işten alınacak olan zevk ise son derece sınırlı ve kısa süreli olur. Elde edilen çıkar sona erdiğinde, işe karşı duyulan heyecan da biter ve artık o işe sadece külfet gözüyle bakılır.
Allah'ın rızasını kazanmak için yapılan bir işte ise durum çok farklıdır. Halis niyetle yapılan işin karşılığında Allah'ın sevgisini ve yakınlığını kazanma umudunun verdiği zevk yaşanır. Allah'ın Kuran'da, "Onların etleri ve kanları kesin olarak Allah'a ulaşmaz, ancak O'na sizden takva ulaşır. İşte böyle, onlara sizin için boyun eğdirmiştir; O'nun size hidayet vermesine karşılık Allah'ı tekbir etmeniz için. Güzellikte bulunanlara müjde ver." (Hac Suresi, 37) ayetiyle dikkat çektiği gibi, müminler yaptıkları işin mahiyetine göre değil, bu işi yaparken niyetlerine göre karşılık alacaklarını bilirler. Bu nedenle yaptıkları iş her ne olursa olsun, bununla Allah'ın rızasını kazanabileceklerini umuyorlarsa, hayatlarının sonuna kadar aynı işi de yapsalar, bundan dolayı bir bıkkınlığa kapılmaz, aldıkları zevki yitirmezler.
Ayrıca günlerce, aylarca ya da yıllarca aynı işi yapsalar da, hiçbir zaman için bununla sınırlı kalmazlar. Allah'ın rızasını kazanma aşkı ve şevkiyle düşünce ufuklarında sürekli olarak güzellikler ve yenilikler üretirler. Allah korkularından kaynaklanan güzel ahlakları nedeniyle çevrelerindeki insanlarla da son derece iyi ilişkiler ve güzel dostluklar kurarlar. Makam, mevki ya da para kazanmak gibi dünyevi hırslara kapılmadıkları için, kıskançlık, çekişme gibi tavır bozukluları göstermezler. Verdikleri emeğin karşılığı dünya hayatında ne olursa olsun, bundan dolayı bir sıkıntıya kapılmaz, Allah'ın rızasını ve cennetini ummanın huzur ve mutluluğunu yaşarlar.

Eğlence mekanlarından zevk alamamaları
Dünyaya tutkuyla bağlanan bazı insanlar, yaşamlarının çok kısa sürebileceğini ve her an ölümle karşılaşabileceklerini düşünerek, ellerindeki zamanı en güzel şekilde geçirmek isterler. İnsanların dünya hayatını imkanlarının elverdiği en iyi şekilde yaşamak istemeleri yanlış bir şey değildir. Çünkü Allah'ın dünya hayatını çeşitli güzelliklerle süslemiş olmasının bir hikmeti de, tüm bunlardan istifade edip Kendisine şükretmemizdir.
Cahiliye insanlarının bu isteklerini gerçekleştirirken yaptıkları yanlışlık, dünya hayatının güzelliklerini, "cahiliye yöntemleri"yle elde edebileceklerini sanmalarıdır. Bu kimseler, kendi akıllarıyla buldukları ya da toplumun genelinden gördükleri yöntemleri uyguladıklarında, dünya hayatının zevklerinden en iyi şekilde faydalanabileceklerini düşünürler. İşte bu amaçla sarıldıkları yöntemlerden biri de "eğlenmek"tir. Ancak eğlencenin türünü ve şeklini de yine kendi akıllarıyla, kendi yaşam tarzlarına ve kendi ahlak anlayışlarına göre belirledikleri için bundan da gereği gibi zevk alamamaktadırlar. Çünkü Allah, bir Kuran ayetinde "... Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur." (Rad Suresi, 28) diye buyurarak, insanın ancak kalbini Allah'a bağladığı takdirde gerçek anlamda neşeyi tadabileceğine dikkat çekmektedir.
Bunun dışında insan her ne yaparsa yapsın, dünyanın en renkli, en kaliteli, en zengin eğlence çeşitlerini bulsa da, bunların hiçbiri ona gerçek anlamda daimi bir zevk veremez.
Cahiliye insanlarının eğlence arayışlarını detaylı inceleyecek olursak, bu arayışlarının nasıl bir hüsranla sonuçlandığını daha iyi görebiliriz.
Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, din ahlakından uzak insanlarının eğlence anlayışları son derece sınırlıdır. Yaşantılarını cahiliye toplumunun beklentileri doğrultusunda, bu insanlar arasında iyi bir yer edinip, onların gözünde itibar kazanabilme gibi hedefler üzerine kurdukları için, eğlence konusunda da kendi zevklerinden çok, toplumun kalıplarına uymaya çalışırlar.
Bu düşüncelere sahip birçok insan belki kendilerine kalsa evde oturup sevdikleri bir televizyon programını seyretmekten, güzel bir yemek yemekten, manzara seyretmekten ya da sohbet etmekten çok daha fazla zevk alacak ve vakitlerini bu şekilde değerlendirmeyi tercih edeceklerdir. Ama her ne kadar kendilerini memnun etse de, bunlarla hava atamayacaklarını, itibar kazanamayacaklarını düşünürler. Bu nedenle toplumun geneli son zamanlarda ne yapıyorsa aynısını yapmayı, herkes eğlence için nerelere gidiyorsa oraya gitmeyi, ne şekilde eğleniyorsa o şekilde eğlenmeyi tercih ederler.
Bu bakış açıları nedeniyle cahiliye toplumunda insanların eğlence anlayışları sadece belli başlı birkaç ile konu ile sınırlı kalır. Bunlar da genellikle birkaç arkadaşın biraraya gelip yemeğe çıkmaları, sinema, tiyatro gibi yerlere gitmeleri, okul ya da iş çevrelerinde düzenlenen sosyal aktivitelere katılmaları, kafe ya da çay bahçeleri gibi yerlere gidip sohbet etmeleri ya da bar, disko gibi mekanlarda müzik dinleyip dans etmelerinden ibarettir. Elbette bu sayılanların kimileri insanların gerçekten de zevk alabilecekleri, eğlenip neşelenebilecekleri güzel faaliyetlerdir; ancak tüm bunlardan gerçek anlamda zevk alınabilmesi için bu insanların Allah'tan korkan, imanlı ve güzel ahlaklı kimseler olmaları şarttır. Aksinde ellerindeki bu güzel imkanların her biri kendilerine sıkıntı verecek, cahiliye ahlakının zorluğunu tattıkları ortamlara dönüşecektir. Nitekim din ahlakından uzak bir ruh hali içinde yaşayan insanların biraraya geldikleri bu ortamlara daha detaylı olarak göz atıldığında bu gerçek çok açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır.
Öncelikle, yukarıdaki satırlarda değinildiği gibi, cahiliye insanları genellikle kendi isteklerindense, toplumun talepleri doğrultusunda hareket ederler. Bu nedenle de nasıl eğleneceklerine, hangi filmi seyredeceklerine, hangi restorana, çay bahçesine ya da hangi gece kulüplerine gideceklerine toplumun belirlediği standartlar doğrultusunda karar verirler. Çünkü toplumun geneli tarafından kabul gören şeyleri yapmak bu kimselere, insanlar arasında bir yer, önem ve itibar kazandırır. Örneğin ismi duyulmuş ve herkesin gittiği yerlerde görünmek cahiliye insanları için önemli bir itibar meselesidir. Rahatsız olup sıkıntı duysalar dahi, yine de bu ortamlarda bulunarak gerek iş gerekse de arkadaş çevrelerindeki insanlara, o günlerde en popüler olan yerlerde gezip eğlendiklerini anlatarak hava atabilmeyi amaçlarlar.
Bu eğlence ortamlarına bir göz atıldığında ise, aslında bu mekanların insan ruhuna zevk verebilecek özelliklerden çok, insanı yorup sıkıntıya sokacak niteliklerde olduğu görülür. Genellikle birçoğunda ortam olabildiğince kalabalık, sıkışık ve havasızdır. Yoğun sigara dumanının hakim olduğu, insanların, gürültünün şiddetinden birbirlerinin konuşmalarını duyamadıkları karmaşık bir atmosfer vardır. Çalınan müzikler ya da sunulan yemekler ne kadar güzel olursa olsun, kalabalığın ve gürültünün şiddetinden, bu güzellikten istifade edip zevk alabilecek bir durum oluşmaz. Ancak şu da var ki, bu ortam çok iç açıcı, aydınlık, temiz ve kaliteli de olsa sonuç yine aynı olacaktır. Yaşadıkları ortak cahiliye ahlakı nedeniyle bu ortamda da rahat edemeyeceklerdir.
Herkesin birbirine karşı övünebilmek, itibar elde edebilmek, ön plana çıkabilmek için geldiği, haset ve rekabet dolu bir ortamda insanların gerçek anlamda eğlenebilmesi elbette ki mümkün olmaz. İnsanlar ancak doğal, samimi, dostane ve güven dolu bir ortamda içlerinden geldiği gibi eğlenebilme imkanı bulabilirler. Aksinde ise sürekli olarak birbirlerine kusur arama gözüyle baktıkları, birbirlerinin açıklarıyla alay edip küçümsedikleri cahiliye ortamları oluşturarak birbirlerini rahatsız ederler. Haset ve rekabet hırsı ile biraraya gelmiş insanların ne yemek yemekten, ne sohbet etmekten, ne müzik dinlemekten, ne de dans etmekten zevk alamayacakları, aksine hem manen hem de fiziksel olarak ciddi şekilde yıpranacakları, bu insanların kendilerinin de reddedemeyeceği kadar açık bir gerçektir.
Tüm bunların yanında, cahiliye ahlakını yaşayan insanların biraraya geldikleri bu tür ortamların önemli bir özelliği de, her türlü tehlikeye açık olmasıdır. Bu kimseler eğlenme amacıyla gittikleri yerlerin ne kadar seçkin ve kaliteli olmasına özen gösterirlerse göstersinler, bu mekanlarda ister istemez toplumun çeşitli kesimlerinden farklı karakterlerdeki insanlarla birarada olmak zorunda kalırlar. Bu insanlar arasında çeşitli tavır bozukluklarının yanı sıra, karanlık bir geçmişe ya da suça eğilimli bir karaktere sahip, alkol ya da uyuşturucu bağımlısı olan kimseler de olabilmektedir. Kuşkusuz ki, bu da eğlenmeyi amaçlayan insanlar için son derece tedirgin edici bir durum oluşturur. Dolayısıyla hiç tanımadıkları, geçmişleri, yaşam tarzları, ahlak anlayışları ya da kişilikleriyle ilgili hiçbir şey bilmedikleri kimselerle aynı ortamda iken söz konusu kişilerin gerçek anlamda huzurlu ve neşeli olabilmeleri mümkün değildir.
Cahiliye ahlakının hakim olduğu bir ortamda, insanların kendilerini güvende hissetmeleri hiçbir şekilde mümkün değildir. Çünkü Allah korkusu olmayan, ahirette Allah'a hesap vereceğini düşünmeyen insanların ne düşünecekleri, nasıl davranacakları ve nasıl tepkiler verecekleri, kendi fikir ve prensiplerine bağlıdır. Kendi kanaatlerinin dışında hiçbir ölçüleri yoktur. Bu da, herkesin, kendi çıkarları doğrultusunda, hiçbir sınır tanımadan, dilediği gibi davranacağını gösterir, ki bu son derece tehlikeli, güvenliksiz ortamların oluşmasına neden olur. Bu nedenledir ki, Allah inancına sahip olmayan insanların biraraya geldiği ortamların, orada bulunan kişilere huzur ve güven vermesi söz konusu olmaz. Tedirginliğin olduğu ve insanların kendilerini güvenli hissetmedikleri bir yerde ise eğlenebilmenin kesinlikle mümkün olmayacağı çok açıktır.
Nitekim bu insanların kendileri de gerçek anlamda neşeyi tadamadıklarının, istedikleri gibi eğlenemediklerinin farkındadırlar. Ancak sorunun gerçekte ruhlarındaki boşluktan, iman etmemelerinden kaynaklandığını anlamak istemezler. Bunun yerine çözümü kendilerine başka bir eğlence türü bulmakta ararlar. Ancak bu da hiçbir şekilde sonuç vermez. Cahiliye ahlakının ve cahiliyenin eğlence anlayışının hakim olduğu her yer, her ortam ruhlarında aynı sıkıntıyı oluşturur. Gerginlik ve bıkkınlık onları her gittikleri yerde takip eder.
Uzaktan bakıldığında eğleniyor gibi görünseler de, gerçekte tüm bu anlatılanlardan da anlaşıldığı gibi, manevi anlamda huzur, sükunet ve dinginliği hiçbir şekilde bulamazlar.
Allah Kuran ayetlerinde bu insanların durumuna dikkat çekmekte ve yaşam tarzlarının dışarıdan bakan kimseleri yanıltıp aldatmaması gerektiğini hatırlatmaktadır:
Allah'ın ayetleri konusunda inkar edenlerden başkası mücadele etmez. Öyleyse onların şehirlerde dönüp dolaşması seni aldatmasın. (Mü'min Suresi, 4)
İnkar edenlerin ülke ülke dönüp-dolaşmaları seni aldatmasın. (Bu) Az bir yarar(lanma)dır. Sonra bunların barınma yerleri cehennemdir. Ne kötü bir yataktır o! (Al-i İmran Suresi, 196-197)
Bu durum, inkar edenlere Allah'tan gelen bir beladır. Eğlenebilmek için gereken her türlü imkana sahip olsalar bile, Allah onları bunlardan alabilecekleri zevklerden mahrum bırakarak, onlara gafil bir yaşam sürmelerinin hüsran ile sonuçlanacağını göstermektedir.
Aynı ortamlarda Kuran ahlakını yaşayan insanlar olduğunda ise, böyle bir tedirginlik hiçbir şekilde söz konusu olmaz. Çünkü bu kimseler birbirlerinin Allah'tan korktuklarını ve Kuran ahlakına uygun tavırlar sergileyeceklerini bilmenin huzuru içerisinde olurlar.

Tatil ortamlarından zevk alamamaları
Cahiliye toplumunda insanlar, kendi ifadeleriyle, sıkıntılarından kurtulup başlarını dinleyebilmenin ve tüm senenin yorgunluğunu atıp keyifli bir vakit geçirebilmenin en iyi yolunun "tatil yapmak" olduğuna inanırlar. Bu amaçla toplumun hemen her kesimindeki insanlar maddi imkanları doğrultusunda kendilerine bir tatil ortamı oluşturmaya çalışırlar. Kimileri evlerinde oturup dinlenerek, kimileri de bu süreyi değişik bir mekana giderek değerlendirmeye çalışır. Farklı tercihleri olsa da her birinin ortak amacı, yıl boyunca yerine getirmek zorunda oldukları işlerine bir süre için ara verip, bu vakti eğlenip neşelenebilecekleri farklı faaliyetlere ayırabilmektir.
Bu amaçla bütün bir sene boyunca çalışıp para biriktirir, tatil yapacakları günlerin hayalini kurarak yaşarlar. Her detayı büyük bir titizlikle önceden planlarlar. Giyecekleri kıyafetleri dikkatle seçip alır, kalacakları yerlerin en rahat edebilecekleri şartlara sahip olmasına büyük özen gösterirler. Hatta ortamı olabildiğince güzelleştirebilmek için beraberlerinde en iyi dostlarının da gelebilmesi için çeşitli organizasyonlar yaparlar. Ancak siz de çevrenizde çok sık şahit olmuşsunuzdur ki, gösterilen tüm bu itinaya, yapılan kusursuz planlara ve eldeki imkanlara rağmen bu tatiller genellikle beklenildiği gibi sonuçlanmaz. Bu kimseler genellikle hayallerinde canlandırdıklarının aksine bu tatil ortamından gerek maddi gerekse de manevi açıdan yıpranmış olarak dönerler.
Karşılaşılan bu durumun belli başlı birkaç nedeni vardır: Öncelikle daha önce de belirttiğimiz gibi, dünya hayatı, içerdiği eşsiz güzelliklerin yanı sıra pek çok eksiklikle birlikte yaratılmıştır. Nitekim Allah hem aksilik gibi görünen birtakım olaylar hem de nefsin hoşuna gidecek bazı ortamlar yaratarak insanları dener. Kuran'ın bir ayetinde Allah bu gerçeğe "... Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz Bize döndürüleceksiniz." (Enbiya Suresi, 35) hükmüyle dikkat çekmektedir. İşte Allah'ın bu hikmetli yaratışı gereği, insanlar yaşamları boyunca hoşlarına giden veya gitmeyen pek çok olayla karşılaşırlar. Eğer bu olaylar karşısında güzel ahlak gösterecek olurlarsa, Allah, olumsuzluk, zorluk ya da sıkıntı gibi görünen olayları onlar için güzelliklere dönüştürür, hayırlara vesile eder. Dolayısıyla bu bakış açısıyla hareket eden bir kimse, hayatın her anından hoşnut kalır, güzellikleri görüp bunlarla mutlu olmayı başarır. Allah'ın insanları denemek için yarattığı bu olayları cahiliye ahlakı ile karşılayan insanlar ise, değil olumsuz gibi görünen olaylarda pek çok hayır görüp bunlarla mutlu olabilmek, bunlara karşı gösterdikleri ahlak nedeniyle ellerindeki güzelliklerin de tadına varamazlar.
Allah korkusunun kazandırdığı güzel ahlakın yaşanmadığı bir ortamda, insanların ne birbirlerinden ne de kendilerine sunulan güzelliklerden zevk alabilmeleri mümkün değildir. Çünkü tevekkül, olaylara hayır gözüyle bakma, aksilik gibi görünen durumları, hatalı tavırları olgunlukla ve hoşgörüyle karşılama, sorunları öfkeye kapılmadan çözümleyebilme gibi özellikler olmadığında, bunların yerini insanları büyük sıkıntılara sokan cahiliye tavırları alır. İşte tüm çabalarına rağmen, bazı insanların hayatlarının her aşamasında olduğu gibi, tatil ortamlarından da bekledikleri zevki alamamalarının nedeni budur. Bu ortamlarda karşılaşılan muhtemel aksaklıklardan kısaca birkaç örnek verecek olursak, bu kişilerin tamamen kendi ahlakları yüzünden mutsuz oldukları daha iyi anlaşılabilecektir.
Tatil ortamlarında en sık karşılaşılan olaylardan biri, tatil için gidilen yerin tahmin edilenden farklı çıkmasıdır. Kalacakları yerin bekledikleri şartlara sahip olmadığını görmeleri, bu insanların daha en baştan huzurlarının kaçması için yeterli olur. Hele bir de bunun öncesinde buraya ulaşabilmek için kötü bir yolculuk geçirmişlerse, böyle bir durum karşısında iyice tahammülsüz bir tavır gösterirler. Bir yandan istemedikleri bir ortam ile karşılaşmalarının verdiği huzursuzluk, bir yandan da kısıtlı tatil imkanlarını istemedikleri gibi bir yerde geçirecek olmalarının verdiği hoşnutsuzluk morallerinin iyice bozulmasına neden olur. Buna bir de, "bir şeyin kötü başladığında hep kötü gideceği" şeklindeki batıl inançları eklenince iyice huzursuz olurlar.
Bazen de karşılaştıkları tüm şartlar tam istedikleri gibi olur. Ancak yine de tatil süresince karşılarına çıkan beklenmedik tek bir olay dahi tüm huzurlarının kaçmasına neden olabilir. Örneğin güneşlenmek amacıyla gittikleri tatil yerinde bir anda havaların bozulup yağmur yağmaya başlaması, kısa bir süre için bile olsa bulundukları yerde sık sık elektrik ya da su kesintisi olması, havuzun kalabalıklığı ya da restoranda kendileri için en iyi yerdeki masalardan kalmamış olması bu insanlar için hep birer memnuniyetsizlik nedenidir.
Oysa Allah inancı olan bir insanın bu şartlar altında aynı ortamdan alacağı zevk tümüyle farklı olur. Çünkü iman gözüyle değerlendirildiğinde aksilik gibi görünen olayların her biri, insanlara zevk veren nimetlere dönüşür. Mümin, her ne olumsuzlukla karşılaşırsa karşılaşsın, kendisine verilen imkanlar ile Allah'a şükredecek çok fazla detay görebilecek ve bunlarla mutlu olmasını bilecek bir anlayışa sahiptir. Örneğin hava güneşli değildir belki ama, yağmurlu bir havada vakit geçirmenin de ayrı güzellikleri vardır. Ya da havuz kirli veya kalabalıktır belki ama, aynı vakitte açık havada spor, yürüyüş ya da alış veriş yapmak mümkündür.
Restorandaki masanın yeri en iyisi değildir belki ama, insanın yanında bu yemeği yerken sohbet edebileceği arkadaşları vardır. Sağlığı sıhhati yerindedir; güzel bir tatil ortamındadır; dolayısıyla sevinebileceği çok fazla nimet vardır. Ayrıca elektrik ya da su kesintisi belki zorluk oluşturabilecek problemlerdir, ancak bu süreyi insanın kendisini huzursuz ederek geçirmesi bu problemin çözülmesi yönünde hiçbir fayda sağlamaz. Bu durumda huzursuzluğun zararı insanın kendisinden başkasına olmayacaktır. Böyle durumlarda yapılması gereken olaylara olgunlukla yaklaşarak herşeye olumlu bakmaktır.
Ayrıca şu da bir gerçektir ki, cahiliye insanlarının tatil ortamlarından zevk alamamalarının nedenleri sadece teknik aksaklıklarla bağlantılı değildir. Bu insanlar herşeyin dört dörtlük olduğu ortamlarda da memnuniyetsizlik yaşayabilmektedirler. Herşeyin mükemmel tasarlandığı, hiçbir detayın atlanmadığı, hiçbir ihtiyacın göz ardı edilmediği son derece konforlu bir ortamda bile mutsuz olabilmektedirler. Çünkü -daha önce de belirttiğimiz gibi- manevi boşlukları, iç huzursuzlukları ve gösterdikleri cahiliye ahlakları nedeniyle herşey mükemmel olsa bile, onlar ellerindeki bu nimetlerden gereği gibi zevk alamazlar. Bulundukları ortamdaki güzelliklere şükretmesini, karşılaştıkları her olaya hayır gözüyle bakmasını bilmedikleri, insanların hatalarına karşı hoşgörülü ve affedici olamadıkları, gerektiğinde özveride bulunamadıkları, tevazulu davranamadıkları sürece, her ne güzellik içerisinde olurlarsa olsunlar bunlardan zevk alamazlar. Tüm bu güzel ahlak özelliklerini ve bunlarda bir ömür boyunca süreklilik gösterebilmeyi sağlayan Allah korkusunu kalplerine yerleştirmedikleri sürece, Allah bu kimseleri dünya hayatının zevklerinden yoksun bırakır.

Sahip olduklarından sıkılmaları
Allah, Kuran'ın "Artık sen onları, belli bir süreye kadar kendi gafletleri içinde bırak. Onlar sanıyorlar mı ki, kendilerine verdiğimiz mal ve çocuklarla Biz onların hayırlarına koşuyoruz (veya yardım ediyoruz)? Hayır, onlar şuurunda değiller." (Müminun Suresi, 54-56) ayeti ile cahiliye toplumu insanları hakkında çok önemli bir bilgi vermektedir: Sahip oldukları nimetler bu kişilerin hayırlarına değildir.
Din ahlakından uzak yaşayan kimi insanlar, dünya hayatını sayısız nimet içerisinde geçiriyor olabilirler. Bir insanın dünya hayatında isteyebileceği neredeyse herşeye; zenginliğe, güzelliğe, şan, şöhret, itibar ve akla gelebilecek büyük küçük her türlü imkana sahip olabilirler. Ancak Rabbimizin ayetinde bildirdiği gibi, bunların hiçbiri onlara hayırdan yana bir şey kazandırmaz, onlar için gerçek anlamda birer nimete dönüşmez. Allah tüm bunları onların dünyada ve ahirette tadacakları azabın şiddetinin daha da artması için vermektedir. Allah onlara görünürde nimet vermekte, ama bunlardan zevk alacak ruhu yaşamalarına izin vermemektedir. Dolayısıyla bu insanlar dünya hayatının tüm güzelliklerini elde etseler de, bir anlamda "nimet içerisinde mahrumiyet" yaşarlar. Bir insanın isteyebileceği herşeye sahip olması, ancak bunlardan gerçek anlamda zevk alamaması ise büyük bir azaptır.
Ancak şu da unutulmamalıdır ki, bu insanlar içinde bulundukları durumun gerçek sebebini vicdanen çok iyi bilmekte, kalplerinde yaşadıkları boşluğun ve huzursuz ruh halinin vicdanlarına uygun bir yaşam sürmemekten kaynaklandığını da anlamaktadırlar. Ancak bunu inkar etmekte ve ısrarla anlamazlıktan gelmektedirler. Çözümü, imanda, Allah'a sığınmakta arayacaklarına, yine cahiliye yöntemlerine sarılmakta ararlar. Alışkanlıklarını, yaşam tarzlarını, sosyal çevrelerini, arkadaşlarını, gittikleri, gezdikleri yerleri değiştirdiklerinde herşeyin yoluna gireceğini, hayatlarındaki boşluktan, kalplerindeki sıkıntıdan kurtulabileceklerini sanırlar.
Sizler de çok defa etrafınızdaki bazı insanların sık sık "Yeni bir hayata başlamak istiyorum", "Herşeye sıfırdan başlayacağım", "Geçmişimi silip attım, hayatımda yeni bir sayfa açtım" gibi sözler sarf ettiklerini duymuşsunuzdur. Gerçekten de bazı kişiler kimi zaman yaşamlarındaki herşeyi, tüm detayları tekrardan ele alır, herşeyi daha güzeli, daha mükemmeli ve daha kusursuzuyla değiştirmeye çalışırlar. Ama yine de hiçbirinde aradıkları anlamı, özledikleri huzuru, zevki ve mutluluğu bulamazlar. Örneğin günlük hayatlarındaki alışkanlıklarını tümüyle değiştirirler. Günlerini evde, aileleriyle, çocuklarıyla, ev işleriyle meşgul olarak geçirirken, hayatlarındaki monotonluğun bu yaşam tarzından kaynaklandığını zannederek kendilerine yeni meşguliyetler bulmaya çalışırlar. Hayatlarına yeni bir anlam katacağını ve kendilerine farklı bir kişilik kazandıracağını düşünerek iş hayatına atılmaya karar verirler. Ama kısa sürede aynı sıradanlığın iş hayatında da var olduğunu görürler.
Yine de bu gerçeği görmezlikten gelip arayışlarına devam ederler. Örneğin sanatsal faaliyetlere yönelirler; bir şeyler üretmekten, ortaya kişiliklerini yansıtan eserler çıkartmaktan çok zevk alacaklarını sanırlar. Fakat kısa süre içinde bu alışkanlıkların da kendilerine bekledikleri zevki vermediğini anlarlar. Bu şekilde kendileriyle gururlanabilecekleri, çevrelerindeki insanlar arasında övünebilecekleri, toplumda kendilerine iyi bir yer edinebilecekleri herşeyi denerler. Çeşitli toplantılara katılır, yardım derneklerinde görevler alır, sergilere, tiyatrolara, konserlere gider, alış verişe çıkar, çeşitli spor dallarını dener, arkadaş toplantılarına katılırlar. Ama kısa sürede bunlardan da sıkılır, bir türlü aradıkları zevki bulamadıklarını görürler. Ortada değişen hiçbir şey yoktur, çünkü ruhlarında bir değişiklik yapmamışlardır. Cahiliye toplumunun bireyleri ancak sahip oldukları kötü ahlaktan uzaklaşıp, Allah'ın emrettiği güzel ahlakı yaşamaya başlarlarsa, huzurlu ve mutlu olabilirler.
Kimileri de mutluluğu parayla elde edebileceklerini zannederek, dikkatlerini tamamen bu yöne verirler. Para ile elde edebilecekleri herşeyin en güzelini, en yeni, en son modelini, en konforlu ve en gösterişlisini alırlar. Ancak daha önce de belirttiğimiz gibi, istedikleri herşeyi elde etmeleri bu insanları mutlu edemez. Bunun başlıca nedenlerinden biri, cahiliye ahlakını yaşayan insanların her zaman için ellerindekinden daha fazlasını isteme arzularıdır. Daha çok para, daha güzel arabalar, daha güzel evler, daha yüksek bir makam ve daha çok konfor arzusu, onları asla tatmin etmez. Mutluluğu bunlarda aradıkları halde, bunların hiçbirinin ruhlarına zevk vermemesini ise, ellerindeki imkanların yetersizliğine bağlarlar ve daha da fazlasını elde etme hırsı ile dolarlar.
Örneğin kimi insanlarda arabalar büyük bir tutku halini almıştır. Arabanın markası, son model olması, iyi bir teknik donanıma, kaliteli bir müzik sistemine sahip olması bu kimseler için son derece önemli detaylardır. Arabalarına büyük bir düşkünlük gösterir ve en ufak bir zarar gelmesini istemezler. Ancak çok güzel bir araba aldıklarında yaşadıkları mutluluk dahi kalıcı değildir. Kısa bir süre sonra aldıkları arabanın yeni modeli çıkar ve ellerindeki, eski bir model haline gelir. Daha hızlı, daha çok aksesuara sahip ya da daha teknolojik özelliklere sahip bir arabanın varlığını duymak dahi onları üzer. Bir anda sahip oldukları bu nimetten aldıkları tüm zevki yitirirler.
Aynı şekilde kıyafet konusu da cahiliye insanları için başlı başına bir problemdir. Modayı en iyi şekilde takip etmek isterler. Maddi imkanı yerinde olanlar kadar, bu konuda kısıtlı bir bütçeye sahip olan insanlar da çevreleriyle yarış içerisindedirler. Ancak çok beğenerek, kendilerine çok yakıştığını düşünerek aldıkları bir kıyafet, modasının geçmesiyle birlikte bir anda onlar için tüm anlamını yitirebilir. Bu kıyafeti, hoşlanmadıkları ya da rekabet içerisinde oldukları bir insanın üzerinde görmek, de bu kimseleri oldukça olumsuz etkiler. Bir anda bu kıyafetten soğuyup sıkılırlar. Aynı şekilde kendilerinden daha güzel kıyafetlere sahip insanları görmek de onlar için büyük bir huzursuzluk sebebi olur. Kendi ellerindeki giysiler ne kadar güzel olursa olsun, bir süre sonra onlara sıkıntı vermeye, sıradan gelmeye başlar.
Alışkanlıklar, sosyal faaliyetler, maddi olanaklar ve sahip oldukları diğer imkanların hiçbiri bu insanlara aradıkları mutluluğu kazandırmaz. Ve sürekli olarak tekrarlanan bu denemelerin çokluğu onları daha da olumsuz bir ruh haline iter. Dünya hayatındaki tüm zevkleri tam anlamıyla tüketip yok ettiklerini anladıklarında da genellikle kendi ifadeleriyle "hayata küserler".
Bütün bu olumsuzluklara rağmen söz konusu kişiler çözümü imanda aramazlar. Bundan dolayı da verdikleri tüm emeklere rağmen mutsuzluk içerisinde bocalayıp dururlar. Oysa din ahlakına sahip olsalar, bu nimetlerden hiç tahmin edemeyecekleri kadar derin bir zevk alacaklardır.
Bu gerçek, müminlerin hayatlarında çok belirgin bir şekilde görülür. Müminler hiçbir zaman bıkkınlığa kapılmazlar. Aksine her geçen gün, ruhlarındaki derinliğin artmasıyla birlikte, ellerindeki nimetlerin kıymetini daha da detaylı olarak anlarlar. Ve bunlardan her geçen an daha fazla zevk almaya, daha fazla heyecan duymaya başlarlar. Bunların her birini, Allah'ın kendilerine olan rahmetinin, sevgisinin ve lütfunun tecellileri olarak görürler. Tüm hayatlarını Allah için yaşadıkları, sahip oldukları her nimeti Allah'ın rızasını kazanmak için kullandıkları, her işi O'nun hoşnutluğunu hedefleyerek yaptıkları için sürekli olarak aynı derin hazzı ve heyecanı duymaya devam ederler. Allah iman edenlerin bu mutmain olmuş ruh hallerini Kuran ayetlerinde şöyle bildirmektedir:
Ey mutmain (tatmin bulmuş) nefis, Rabbine, hoşnut edici ve hoşnut edilmiş olarak dön. Artık kullarımın arasına gir. Cennetime gir. (Fecr Suresi, 27-30)
Doğal güzelliklerden zevk alamamaları
Cahiliye toplumu insanları, maddiyatçı bakış açıları nedeniyle doğal güzelliklere olan duyarlılıklarını da büyük ölçüde kaybederler. Etraflarındaki hemen herşeyi, kendilerine ne tür bir menfaat sağlayabileceği, dünya hayatından daha fazla yararlanabilmelerinde onlara nasıl bir katkıda bulunacağı düşüncesiyle değerlendirirler. Bu menfaat arayışı karakterlerine o kadar işlemiştir ki, onlar için herhangi bir şey kendilerine ancak çıkar sağlayacaksa değerli ve anlamlı olabilmektedir. Örneğin bir güzellik onların olacaksa, bununla övünüp çevrelerinde itibar sağlayabileceklerini düşünüyorlarsa anlamlıdır. Bu sınırlı bakış açıları nedeniyle de dünyanın dört bir yanını süsleyen doğal güzelliklerin çok azını fark eder ve bunlardan da ancak çok yüzeysel bir zevk alırlar.
Oysa Allah dünyanın her köşesini insan ruhunu derinden etkileyen, birbirinden ihtişamlı doğal güzelliklerle süslemiştir. Rabbimiz insanların düşünüp akletmeleri, Kendisinin gücünü, büyüklüğünü görüp iman etmeleri, şükretmeleri için her an, her yerde, çok sayıda nimet meydana getirir. İnsan, dünyanın hangi ülkesinde, hangi şehrinde yaşarsa yaşasın, bu güzelliklerin birçoğuyla muhatap olur. Yağan bir yağmurun, kıyıya vuran bir dalganın, batan bir güneşin, yeni tomurcuklanan bir çiçeğin görünümü insan ruhuna çok derin bir zevk verir. Allah, dünyanın her yerinde, gece ve gündüz farklı görünüm ve etkileyicilikte manzaralar yaratır. Ve Allah bunların her birini insanlar için ayrı birer nimet olarak sunar.
Müminler, çevrelerinde gelişen her olaya iman gözüyle baktıklarından, Allah'ın kendileri için yarattığı tüm bu güzellikleri en ince detaylarıyla fark eder ve bunlardan derin bir zevk alırlar. Cahiliye insanları ile aralarındaki fark ise, şu noktada ortaya çıkmaktadır: Kuşkusuz dünya, insanlara, nasıl bakarlarsa öyle görünmektedir. Gaflet gözüyle bakan dünyayı da gaflet perdesinin ardından görür. İşte bu nedenle cahiliye insanlarının büyük çoğunluğu yaşadıkları dünyadaki güzelliklerin pek çoğunu fark edemezler, fark ettikleri ise onlar için çok fazla bir anlam ifade etmez. Onlar için çevrelerindeki tüm güzelliklerin, nimetlerin, mucizelerin üzerinde birer perde vardır. Kuran'da gözleri olup da görmeyen insanların durumunu Rabbimiz, "sinelerdeki kalplerinin kör olmasıyla" (Hac Suresi, 46)ayetiyle açıklamıştır. Bu konudaki bir ayet şöyledir:
... Kalpleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır. (Araf Suresi, 179)
Allah Mutaffifin Suresi'nin 24. ayetinde ise, müminlerin yüzlerinde nimetlerin parıltılı sevincinin görüleceğini haber vermektedir. Başka bir ayette ise Rabbimiz şöyle bildirmektedir:
Gerçek şu ki size Rabbinizden basiretler gelmiştir. Kim basiretle-görürse kendi lehine, kim de kör olursa (görmek istemezse) kendi aleyhinedir. Ben sizin üzerinizde gözetleyici değilim. (Enam Suresi, 104)
İşte bu şekilde gaflet gözüyle bakan bazı insanlar çevrelerindeki güzellikleri de ancak bu gaflet perdesinin ardından görebilmektedirler. Elbette bu kişiler de çeşitli doğal güzellikle iç içe yaşar ve tüm bunlardan gerektikçe faydalanmaya bakarlar. Örneğin deniz kenarına gitmekten, güneşin batışını seyretmekten, çiçeklere, ağaçlara bakmaktan hoşlanabilirler. Ancak bu hoşlanmanın derecesi çok sınırlıdır. Ruhlarında derin etkiler bırakan bir heyecan duymazlar. Yaşadıkları ancak çok kısa süreli ve sıradan bir heyecan olur. Bu heyecan bir an sonra yerini duyarsızlığa ve ilgisizliğe bırakır. Her güzellikten çok çabuk sıkılırlar. Hemen daha yenisini, daha etkileyicisini ve daha orijinalini isterler. Bu, tümüyle onların ruhlarındaki yozlaşmadan ve duyarsızlıktan kaynaklanmaktadır.
Cahiliye toplumlarında "doğaya hayranım", "doğayla iç içe yaşamak istiyorum" gibi sözler sarf eden ve hatta hayatının büyük bölümünü bu doğal güzellikler içerisinde geçiren insanlar da vardır. Ancak bu noktada bu insanlar hakkında sorulması gereken bir soru vardır: Tüm bu doğal güzelliklerden zevk almanın gerçek ölçüsü nedir?
Bu güzelliklerden zevk alabilmenin ölçüsü; Allah'ın gücünü ve büyüklüğünü hissedip, bu ihtişamın Yaratıcısı olan Rabbimizin karşısındaki aczimizi görerek saygı dolu bir şekilde Rabbimize teslim olmaktır. Allah ancak bu gerçekleri görüp yaşayabilen insanların bu güzelliklerden gerçek anlamda zevk alabilmelerine izin vermektedir.
Tüm bu güzelliklerin içerisinde yaşamalarına rağmen bazı insanlar, kalplerindeki boşluktan, iç huzursuzluklarından ve mutsuzluklarından kurtulamıyorlar ise, bu, onların güzelliklerden gerçek anlamda zevk alamadıklarını gösterir. Allah'a iman etmedikleri sürece, tüm bunlar onlar için geçici bir hayranlık duymalarını sağlayan ve onlara ancak kısa bir süre ilginç gelen eserler olmaktan ileri gidemezler.
Oysa etrafındaki bir güzelliği Allah'ın yarattığını bilen bir insan, bu güzelliğin ardında çok fazla anlamlar, çok derin detaylar bulur ve bunları keşfetmenin verdiği heyecanı doyasıya yaşar. Bu, Allah'ın üstün sıfatlarını, sonsuz yaratma gücünü, aklının ve ilminin sınırsızlığını, büyüklüğünü, tüm evrene olan hakimiyetini hissetmenin verdiği çok derin bir zevktir. Ve bunun için dünyanın tüm ülkelerini dolaşıp, her yerin manzarasını, her yerin doğal güzelliklerini ayrı ayrı görmesine gerek de yoktur. İnsanların binlerce kez görmeye alıştıkları için yanından geçip gittikleri herhangi bir detay da bu kişiye aynı zevki verir. Ruhundaki zenginlik ve derinlik, bu kişinin bu görüntüden, kalbinin çok derinliklerine etki eden, büyük coşku oluşturan bir zevk alabilmesini sağlar.
Örneğin hayvanlar Allah'ın dünya hayatında insanlar için yarattığı nimetlerdendir. Binlerce tür kuşun gökyüzünde süzülüşündeki zarafet, kanatlarındaki estetik, renklerindeki canlılık, tüylerindeki simetri ve uyum, iman gözüyle bakan bir insan için çok büyük birer zevk kaynağıdır. Bir sincabın dişlerindeki, el hareketlerindeki, kuyruğundaki güzellik ve sevimlilik müminin kalbinde çok şiddetli bir şefkat hissi uyandırır. Bir tavşanın güzelliği, sevecenliği, eline aldığı havucu yerken meydana gelen görüntü iman edenler için bir neşe kaynağı olabilir. Bir zebranın desenindeki estetik, bir atın koşuşundaki ihtişam, bir ceylanın güzelliği, binlerce farklı tür canlının özellikleri müminler için zevk, neşe ve mutluluk vesilesidir.
Aynı durum doğadaki eşsiz görüntüler için de geçerlidir. Yemyeşil bir orman, bir şelalenin ihtişamlı görüntüsü, bulutları delen dağların görkemli duruşları, binlerce çeşit ağaç, çiçek, sebze, meyve insanın ruhunda çok derin hayranlık hisleri uyandırır. Müminler gördükleri tüm bu güzelliklerden, Rabbimizi düşündükleri, O'nun üstün ilmini ve yaratma sanatını gördükleri için böyle derin bir zevk alırlar. Allah'ın yarattığı tüm nimetlere şükreder, herşeyi Allah'ın bir tecellisi olarak görürler.
Müminin her nimetten olduğu gibi doğal güzelliklerden alabildiği zevk de sınırı olmayan, kişinin ruh ve iman derinliğine bağlı olarak artabilen bir yoğunluğa sahiptir. Bu, Allah'ın, samimi yaklaşımlarına, iman gözüyle bakmalarına karşılık ancak müminlere verdiği bir zevktir. İnkar edenler için dünyada yitirilen bu güzellikler ahiret hayatında da var olmayacaktır ve onlar orada yalnızca azap içinde yaşayacaklardır. Allah Kuran'da bu gerçeğe şöyle dikkat çekmektedir:
Dinlerini bir oyun ve eğlence (konusu) edinenleri ve dünya hayatı kendilerini mağrur kılanları bırak. Onunla (Kur'an'la) hatırlat ki, bir nefis, kendi kazandıklarıyla helake düşmesin; (böylesinin) Allah'tan başka ne bir velisi, ne bir şefaatçisi vardır; her türlü fidyeyi verse de kabul olunmaz. İşte onlar, kazandıkları nedeniyle helake uğrayanlardır; küfre saptıklarından dolayı onlar için çılgınca kaynar sular ve acıklı bir azab vardır. (Enam Suresi, 70)

Temizlikten zevk alamamaları
Temizlik, aslında bir insanın kişiliğini, ahlakını, aklını ve zekasını ortaya koyan önemli özelliklerden biridir. Allah, Kuran'da "Elbiseni temizle. Pislikten kaçınıp uzaklaş." (Müddessir Suresi, 4-5) ayetleriyle insanlara temizliğe özen göstermelerini bildirmiştir. Ancak bu özellik, gerçek anlamıyla sadece iman eden kimselerde bulunmaktadır. Çünkü diğer tüm ahlak özellikleri gibi, temizlik de ancak Allah korkusuyla elde edilebilir. Allah'tan korkan insan, yalnız kaldığında bile, Allah'ın yaptığı herşeyi gördüğünü ve tüm bunların ahirette karşısına çıkacağını, vicdansızca davrandığı her hareketin karşılığını alacağını bilir. Bundan dolayı da Allah'ın beğenmeyeceği, Kuran'da doğru olmadığını bildirdiği her türlü tavırdan sakınır. Allah'ın Kuran ile bildirdiği temizlik anlayışını ibadet olarak en güzel şekilde hayatına geçirir. Bu nedenle ancak temiz ortamlarda bulunmaktan, temiz eşyalar kullanmaktan, temiz insanlarla birara bulunmaktan zevk alacak bir anlayışa sahiptir.
İnkar edenlerin de kendilerine göre bir temizlik anlayışları vardır elbette. Hatta cahiliye toplumlarında titizlikleriyle, tertipli ve temiz oluşlarıyla tanınan insanlar da vardır. Ancak bu insanlar, temizlik konusundaki bu titizliği, Allah'tan korktukları ve O'nun rızasını kazanma arayışında oldukları için göstermemektedirler. Bu nedenle de temizliği ancak toplumdaki genel bakış açısının gerektirdiği ölçüde ve çevrelerindeki insanların ortalamasına ayarlı olacak şekilde yaşamaktadırlar.
Kuran'da belirtilen temizlik anlayışına uygun bir hayat sürmemeleri, ruhlarında buna karşı bir ihtiyaç hissetmemeleri ise bu insanlar için büyük bir kayıptır. Allah, imana karşı inkarı tercih etmelerine karşılık bu insanların ruhlarından bu zevki de almış ve onları kendi elleriyle kötü bir ortamda yaşamaya mecbur bırakmıştır.
Cahiliye insanlarının temizlik anlayışlarına bir göz atacak olursak, bu kimseler için "görünen temizlik" ve bir de "görünmeyen temizlik" şeklinde iki türlü uygulamanın söz konusu olduğunu görürüz. Asıl önem verdikleri ise, temizliğin "görünen kısmı"dır. Örneğin dışarıdan bakıldığında bir insanın gerek vücudunun gerekse kıyafetlerinin son derece temiz olduğu düşünülebilir. Çünkü bakıldığında ortada ne leke ne de kir yoktur. Ancak ne var ki, bu çoğu zaman için aldatıcıdır. Bu olayın (görüntünün) her zaman için bir de "görünmeyen kısmı", yani "arka planı" vardır. Allah'tan korkmayan bir insanın yalnız kaldığı, kendisini kimsenin görmediğini düşündüğü zamanlardaki tavrı ile toplum içerisindeki tavrı birbirinden tamamen farklı olabilmektedir. Kimsenin görmediğini sandığı yerlerde, böyle bir insanın neler yapacağını, nelere dikkat edip nelere titizlik göstereceğini, neleri ise umursamayacağını kestirebilmek mümkün değildir. Çünkü Allah korkusu olmayan insan doğru ve yanlışlarını kendi aklına göre belirler.
Bu insanların birçoğu, kendi beden temizliklerini de, evlerinin temizliğini de dışarıdan bakıldığında kirin fark edilmemesini ölçü alarak yaparlar. Banyo yapmak, kirlenen giysileri yıkamak, ütülemek, havluları, çarşafları değiştirmek, ortalığı toplamak çoğu zaman üşendikleri, zevk almadıkları ve erteledikleri işlerdir. Dolapların içlerinin temizlenmesi, toplu ve tertipli hale getirilmesi nadiren ve mecbur kaldıkça yaptıkları işlerdendir. Kimileri kirli giysilerini rahatlıkla temiz kıyafetlerin bulunduğu dolaplara koyup, ihtiyaçları olduğunda yeniden kullanabilir. Genellikle de haftada bir eve gelen ve para karşılığında bu kimselerin temizliğini üstlenen kişiler dışında, banyoların, yerlerin, kıyıda köşede biriken toz yumaklarının temizlenmesiyle, odaların dağınıklığı ile ilgilenmezler.
Kimileri çoğu zaman kirli oldukları halde -özellikle de soğuk havalarda- yıkanmaya üşendikleri için sadece saçlarını yıkayıp nasıl olsa dışarıdan görünmüyor diyerek bedenlerinin kirini umursamazlar. Kadınlar ise aynı işlemi genellikle kuaförlere yaptırır ve saçlarının modeli bozulana dek de yıkanmaya gerek duymazlar. Kirlenen vücutlarını ise, sıktıkları ağır parfüm ve deodorantlarla kamufle etmeye çalışırlar ki, bu çok daha rahatsızlık verici bir durum oluşmasına neden olur. Sigara, is, yemek ya da ter kokusu gibi rahatsızlık verici kokuların üzerlerine sinmiş olmasını normal karşılarlar. Görünürde elbiseleri veya kendileri temiz gibi durabilir, ama temizlik anlayışlarındaki çarpıklık nedeniyle gerçekte temiz olmayabilirler. Örneğin giysileri kirli bir yere değmiş ya da üzerine bir şey dökülmüş, ama lekesi kalmamış olabilir. Elleriyle kirli bir yere dokunmuş, yağlı bir yemek yemiş ve ardından ellerini ağızlarını yıkamamış olabilirler. Yemek yaparlarken nasıl olsa kimse görmüyor diye düşünerek, yıkamadıkları bir şeyi, yere ya da kirli mutfak tezgahına düşen bir malzemeyi rahatlıkla yemeğe katabilir, kirli kaşıkla, kirli tencerelerle yemek yapabilirler. Banyoların temizliğine dikkat etmez bu şekilde hem kendi sağlıklarını hem de kendileriyle birlikte yaşayan diğer insanların sağlıkların hiç umursamadan tehlikeye atabilirler.
Bu kimseler için ihtimalleri fazlasıyla çoğaltabilmek mümkündür. Ancak çoğu zaman kendilerine sorsanız, ne üstlerinin başlarının ne de ellerinin yüzlerinin temiz olmadığının farkında bile olmadıklarını söyleyebilirler. Çünkü bu durumlarını son derece olağan karşılar ve çevrelerine rahatsızlık, hatta zarar verseler bile onların da bu duruma göz yummalarını isterler. Unutulmamalıdır ki, bu da cahiliye toplumuna Allah'tan gelen bir karşılıktır. İman etmeye yanaşmayan insanlar, savundukları ahlakı yaşayan insanların verdikleri zararlarla, bir anlamda kendi çirkin ahlaklarının karşılığını almaktadırlar.
Cahiliye toplumunda benimsenen temizlik konusundaki yaygın kanaatlerden bir diğeri ise, temizlik konusuna önem vermemenin bir modernlik unsuru olduğu şeklindeki çarpık inançtır. Böyle kimseler, çevrelerini kirletmeye yönelik tavırlarına müdahale eden kimseleri de "tutucu" kimseler olarak nitelendirirler. Birbirlerini böyle bir düşünce yapısına sevk ettikleri için, yanlış olduğunu fark etseler bile artık bu yaşam tarzına müdahale etmekten çekinir hale gelirler. Örneğin evlere kirli ve çamurlu ayakkabılarla girip, daha sonra yine üzerinde kendilerinin oturacağı kanepeleri, kendilerinin gezineceği halıları toz toprak içinde bırakmakta hiçbir mahsur görmezler. Bunun modernliğin ve rahatlığın bir gereği olduğunu savunurlar. Aynı şekilde bir başkası evlerine gelip kirli çamurlu ayakkabılarıyla halılarının üzerine bastığında da buna kesinlikle müdahale etmez, umursamaz bir tavır gösterirler. Aksinin küçük düşürücü olduğuna inanırlar.
Bu çarpık inancın getirdiği uygulamalara gençlerde de rastlanır. Bütün gün sokaklarda dolaştıkları, okul merdivenlerinde, kaldırım kenarlarında oturdukları kıyafetleriyle yatıp kalkmayı, yağlı ya da soslu sandviçleri yiyip ellerini ağızlarını yıkamadan saçlarına, üstlerine başlarına sürmeyi, üstlerine başlarına sıçrayan çamur sularını elleriyle silkeleyip yollarına devam etmeyi son derece normal karşılarlar. Ne kadar kirlenir, ne kadar lekelenir ve yıpranırsa o kadar makbul olduğuna inandıkları deri ceketleri, kot pantolonları adeta birer mikrop ve bakteri yuvası haline gelir.
Kimi gençlerde görünen bu alışkanlıkların benzer bir yansıması da entelektüelliğin modernlik olduğunu sanan bazı insanlarda görülür. Bu kişiler, pejmürde bir yaşam stilinin ve pejmürde bir giyim tarzının kendilerine ayrı bir hava ve üstünlük kattığına inanırlar. Bedenlerine ve giysilerine sinen sigara kokusundan ve dumandan yanlarına yaklaşılmayan, dağınık, uzun ve kirli saçlarından, bakımsız ve kirli sakallarından yüzlerine bakılamayan bu insanlar, aslında tam tersine ciddi anlamda bir iticilik kazanmış olurlar. Temiz, tertipli, bakımlı olduklarında, aydınlık, havadar ve ferah ortamlarda oturup sohbet ettiklerinde "entel" vasıflarını kaybedeceklerini ve sıradan insanlar haline geleceklerini sanırlar.
Böylesine sağlıksız şartlar altında yaşamaları ise cahiliye insanları üzerinde ruhen olduğu kadar fiziksel anlamda da büyük tahribatlar oluşmasına neden olur. Yaşadıkları ortamların kirli olmasından dolayı sık sık rahatsızlanırlar, havasız, tozlu ve kirli ortamlarda yaşamaktan ciğerleri yıpranır, ciltleri bozulur, renkleri sararır. Zamanla estetikten, güzelliklerden etkilenmeyen, kalpleri katılaşmış, inceliklerden zevk alabilme yeteneklerini kaybetmiş, ruhları yozlaşmış insanlara dönüşürler.
Müminler için ise, temizlik hem önemli bir ibadet hem de ruhen çok zevk aldıkları büyük bir nimettir. Temizlik ruhlarına zevk verir. Huzur, ferahlık, rahatlık sağlar. Güven verir. Müminlerin yaşadıkları ortamlarda bir insan hiç tereddüt etmeden, tedirgin olmadan istediği eşyayı kullanır, istediği yere oturup kalkar, istediği şeyden gönül rahatlığıyla yer. Tüm müminlerin Allah'tan korktuklarını, güzel ahlaka uygun olmayan bir davranışta bulunmayacaklarını, kalabalığın arasında iken de, yalnız kaldıklarında da hep aynı ahlakı göstereceklerini, her zaman her şartta Allah'ın hükmü gereği temiz ve titiz davranacaklarını bilir. Çünkü müminler temizlikte, kendileri kadar çevrelerindeki insanların da rahatını, sağlığını ve güvenliğini göz önünde bulundururlar. Bunun önemli bir vicdani sorumluluk olduğunu bilerek onlara zarar verecek herşeyden sakınırlar. Dünya hayatının imkanları içerisinde cenneti andıran bir ortam oluşturmak ister ve bundan da derin bir zevk alırlar.